AHMET T. KURU’DAN ‘İSLAM, OTORİTERLİK VE GERİ KALMIŞLIK’

upa-admin 15 Ağustos 2026 76 Okunma 0
AHMET T. KURU’DAN ‘İSLAM, OTORİTERLİK VE GERİ KALMIŞLIK’

Giriş

Son yıllarda İslam dininin modernizm, laiklik ve geri kalmışlıkla ilişkisine dair yazılmış en özgün ve dikkat çeken çalışmalardan biri, Prof. Dr. Ahmet T. Kuru’nun yayınladığı ve Türkçe’ye de çevrilen Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment (İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık) adlı eserdir. 2019 yılında Cambridge University Press tarafından yayımlanan çalışma, Amerikan Siyaset Bilimi Derneği (APSA) tarafından ödüllendirilmiş ufuk açıcı bir eserdir. Kitap, Müslüman çoğunluklu ülkelerin dünya ortalamasına kıyasla neden daha yüksek otoriterlik ve daha düşük sosyo-ekonomik gelişmişlik seviyelerine sahip olduğunu tarihsel ve küresel bir perspektifle incelemektedir. Kitap, Türkçe’ye de çevrilmiş ve İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık adıyla yayımlanarak entelektüel/akademik camiada ciddi ilgi görmüştür. Bu yazıda, San Diego Eyalet Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olarak çalışan Prof. Dr. Ahmet T. Kuru’nun bu kitabının temel görüşleri özetlenecektir.

Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment

İslam Dünyasının Geri Kalmışlığına Dair Yeni Bir Tez: Ulema-Devlet İttifakı

Yazara göre, genel olarak İslam dünyasının ve Müslüman çoğunluklu devletlerin Batılı Hıristiyan çoğunluklu toplumlardan neden ekonomik ve demokratik açıdan geride kaldıklarına dair günümüzde yayılan iki temel görüş vardır: özcü fikirler ve dış etkenler görüşü.

Oryantalist olarak da adlandırılabilecek olan özcü (essentialist) görüşler, tahmin edilebileceği üzere, İslam dininin içsel karakteristikleri ve inanç yapısının Müslüman toplumları gelişime kapalı hale getirdiğini; nitekim kadın hakları, dine uygun olmayan aykırı ve farklı davranış, görüş ve yaşam tarzları gibi pek çok konu üzerinden Batılı toplumlar gelişir ve zenginleşirken, Müslüman toplumların katı kurallar ve gelenekler nedeniyle geride kaldıklarını vurgulayan klasik bir yaklaşımdır. Günümüzde ABD ve Avrupa’daki aşırı sağcı İslamofobik çevrelerde hâlâ oldukça yaygın olan bu görüş, kuşkusuz ön yargılı ve abartılıdır. Zira tarihsel süreçte İslam dünyası ve Müslümanların Hıristiyan toplumlardan çok daha gelişmiş, müreffeh ve hoşgörülü oldukları dönemler de olmuştur.

Dış etkenler argümanı diyebileceğimiz ikinci görüş ise, ilk görüşün tam zıttı şekilde, İslam toplumlarının içsel dinamiklerini göz ardı eden ve tamamen Batı dünyasının Haçlı Seferleri ile başlayan, Keşifler Çağı ile devam eden kolonicilik, sömürgecilik ve emperyalizm dönemlerinin Müslüman toplumları zayıf, pasif ve güçsüz hale dönüştürdüğünü iddia eder. Bu süreçte Müslüman devletleri darmadağın eden Moğol istilası dönemi de kuşkusuz etkili olmuştur. Bu bağlamda, Batı ile ilişkilerin sorunlu olduğu dönemlerde Müslüman devletlerin liderlerinin ve entelektüellerinin sıklıkla bu tarihsel görüşü işledikleri ve kendi geri kalmışlık ve başarısızlık durumlarını genelde Batılıların tarihsel süreçleriyle ilişkilendirerek sorumluluktan kaçmaya çalıştıkları görülmektedir.

Prof. Dr. Ahmet T. Kuru’nun özgün yaklaşımı ise, aslında ilk bakışta bir detay olarak düşünülebilecek olan, ancak yazarın kitabı boyunca örneklendirmeye ve izah etmeye çalıştığı üzere, tüm Müslüman yoğunluklu toplumların devlet yapılarını ve yaşam tarzlarını etkileyen ulema-devlet ittifakı görüşüne dayanmaktadır. Bu mânâda, kitabın temel hipotezi, Müslüman dünyasındaki gerilemenin temel nedeninin ilk kez 11. yüzyılda kurulan ve giderek tüm Müslüman devletlerde kurumsallaşan “ulema-devlet ittifakı” olduğudur.

Yazara göre, İslam dinin kurumsallaşmaya başladığı erken dönemde, 8 ila 12. yüzyıllar arasında, Müslüman toplumlar oldukça dinamik ve hatta Batılı toplumlardan felsefe, ilim ve ticaret alanlarında daha ileri bir konuma sahipti. Bu dönemde bağımsız tüccarlar ve filozoflar toplumsal hayatı çeşitlendirebiliyor; ulema kaynaklı farklı fikirlere devlet yöneticilerince saygı duyuluyor ve bunlara dayalı olarak bazı düzeltmelere gidilebiliyordu. Müslüman topluluklardaki devlet yöneticilerinin dini otoriteye mutlak hükmedememesi de bu toplumlardaki çoğulcu yapıyı güçlendiriyordu. Bu nedenle, Kuru, 8.-11. yüzyılları İslam dünyasının “altın çağı” olarak değerlendirmektedir. Nitekim bu dönemde tesadüfi değildir ki İslam dünyasında Ebû Hanîfe ve Buhârî gibi bağımsız alimler yetişmiş; bu kişiler siyasi otoriteden bağımsız kalarak ve ticaretle geçinerek fikirlerini de derinleştirebilmişlerdir. Bu görece özerk durum da, Müslüman toplumlara felsefe, bilim ve ekonomik hayatta canlılık sağlamış; din adamları ile tüccar sınıf arasındaki dayanışma, devlet tekeline karşı bir denge unsuru da oluşturabilmiştir.

Ancak 11. yüzyılda İslam tarihi ve felsefesi için önemli bir kırılma yaşanmış; Gazali’nin öncülük ettiği dini ortodoksi, Selçukluların askerî/iktisadi modeli (ikta sistemi) ve Nizamiye Medreseleri ile devlet ve din sınıfı tek bir ittifakta birleşmiştir. Bu şekilde Müslüman toplumlarda siyasi ve askerî otoriteler ile ulema arasındaki farklılıklar ortadan kaldırılmış, tekçi (monist) bir yapı oluşturulmuş ve bu ortamda farklı fikir ve yaklaşımların doğması ve gelişmesi engellenmeye başlanmıştır. Ulema-asker ittifakı, iktidarı eleştirebilecek filozofları ve bağımsız zengin tüccarları dışlamış veya marjinalleştirmiş; bu nedenle giderek Müslüman toplumlarda durağanlık durumu ortaya çıkmıştır. Bu ortamda bilimsel ve ekonomik yaratıcılığın devlet tekeline girmesi, uzun vadeli bir entegrasyon ve kalkınma krizi yaratmış; İslam dünyasının geri kalmışlığının temelleri de bu şekilde atılmıştır. Yine şaşırtıcı değildir ki, Avrupa’daki zenginleşmek isteyen burjuvazi benzeri tarihsel açıdan ilerici bir sınıf Müslüman toplumlarda ortaya çıkamamış; zira devlet tarafından bastırılmış ve engellenmişlerdir. Bu da, iktisadi açıdan da Müslüman devletlerin geride kalmalarına yol açmıştır. Bunun sonucu ise, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği’nin durumuna benzetilebilecek olan devletçi, durağan, tekçi, otoriter ve geri kalmış bir düzendir.  

Yazar, eserinde günümüzde 49 farklı İslam devletinin sosyo-ekonomik verilerini, otoriter yönetim biçimlerini ve siyasi şiddet sarmalını küresel endeksler temelinde ispatlarken, bunun bir tesadüf sonucu olmadığını ve hakikaten de İslam dünyasının birçok açıdan Batı’dan geri kaldığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yazar, Müslüman devlet ve toplumlardaki gelişme eksikliğini klasik argümanlardan arındırarak, ortaya yepyeni bir fikirle çıkmaktadır. Bu fikir, başta bir detay gibi görünse de, İslam’ın Müslüman toplumların organize olmasındaki merkezi rolü ve İslam ülkelerinde devletin tekelci gücü düşünüldüğünde üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir hipotezdir. Nitekim kitabı değerlendiren birçok uluslararası eleştirmen, Müslüman toplumların sorunlarını çözebilmesi için dış güçleri suçlamayı bırakıp derin bir özeleştiri yapmaları gerektiğini savunması açısından eseri çok beğenmişlerdir. Bu anlamda, çalışma, entelektüel ve ekonomik yaratıcılığın yeniden canlanması için dini sınıf (elit) ile siyasi elitin birbirinden ayrılması ve özerk sivil sınıfların (bilim insanları, girişimciler) yeniden alan kazanması gerektiğini ileri sürerek demokratik düşüncenin gelişimini de savunmaktadır.

Ancak Ahmet T. Kuru’nun bu özgün ve yaratıcı argümanı ve çalışmasına yönelik bazı eleştiriler de bulunmaktadır. En temel eleştiri konusu, ulema-devlet veya ulema-asker ittifakı gibi minör bir konunun herşeyin merkezinde en temel mesele gibi yorumlanarak tarihsel indirgemecilik yapılmasıdır. Zira bir toplumun gelişimini etkileyen binlerce parametre arasında ulemanın devletle ilişkisi, yalnızca bir ölçüde etkili olabilecek bir husustur. İkinci eleştiri konusu, asırlarca fiziki olarak Batılılar tarafından kontrol edilen ve yerüstü ile yeraltı kaynakları sömürülen Batı dışı toplumların geri kalmışlıklarını yalnızca içsel dinamiklerle açıklama yanılgısı üzerinedir. Zira Müslüman toplumlar bağımsızlıklarını daha erken bir dönemde kazanabilseler ve kendi kurumlarını oluşturabilselerdi, belki de gelişme ve kalkınma süreçleri çok daha erken bir dönemde başlayabilir ve Batı ile birçok konudaki mesafe kapanabilirdi. Üçüncü olarak, Batı tipi demokratik sistem ve temel kalkınma parametrelerini tek ölçüt olarak almak da hatalı olabilir. Günümüzde nasıl Çin Halk Cumhuriyeti gibi Batı-dışı bir devlet Batılı ülkelerden çok daha farklı bir şekilde gelişebildiyse, Müslüman toplumlar da kendi modelleriyle zaman içerisinde daha başarılı ve gelişmiş hale gelebilirler. Nitekim istatistiki veriler de kanıtlamaktadır ki, aslında Müslüman toplumlar hızla gelişmekte ve kalkınmaktadırlar. Ancak bu bağlamda demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda halen yaygın eksikliklerin olduğu ortadadır.

Sonuç

Sonuç olarak, Prof. Dr. Ahmet T. Kuru’nun bu eseri, yıllar önce okuduğum hâlde hâlen bana ilginç ve yaratıcı gelen, tarihsel örneklerle daha da geliştirilebilecek özgün bir yaklaşım sunmaktadır.  Bu bağlamda, genç araştırmacıların bu çalışmayı okumaları ve İslam tarihi adına daha kapsamlı çalışmalar yapmaları en büyük dileğimdir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.