UMUT İLE BÖLÜNMÜŞLÜK ARASINDA KIBRIS: AVRUPA’NIN SON BÖLÜNMÜŞ BAŞKENTİNDE BİRLEŞME YAŞANABİLİR Mİ?

upa-admin 30 Temmuz 2026 111 Okunma 0
UMUT İLE BÖLÜNMÜŞLÜK ARASINDA KIBRIS: AVRUPA’NIN SON BÖLÜNMÜŞ BAŞKENTİNDE BİRLEŞME YAŞANABİLİR Mİ?

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres’in 27-29 Temmuz 2026 tarihinde Kıbrıs’a gerçekleştirdiği ziyaret, Avrupa’nın en eski siyasi anlaşmazlıklarından birini yeniden uluslararası diplomasinin gündemine taşıdı. Guterres, adanın kuzey ve güney kesimlerinin liderleriyle yaptığı görüşmelerde müzakerelerin yeniden başlatılmasının mümkün olup olmadığını değerlendirmeye çalıştı. Ancak temel soru hâlâ cevabını bekliyor: Kıbrıs federal bir cumhuriyet çatısı altında yeniden birleşebilir mi, yoksa sahadaki iki ayrı devlet gerçeği adanın geleceğini belirlemeye devam mı edecek?

Kıbrıslılar için bu sorun, yalnızca Birleşmiş Milletler kararlarından, diplomatik toplantılardan ya da sonuçsuz kalan müzakerelerden ibaret değildir. Adanın bölünmüşlüğü, günlük yaşamın her alanında hissedilmektedir; aniden sınır kapılarında sona eren sokaklarda, eski sahiplerinin anahtarlarını hâlâ sakladığı evlerde, anıları tampon bölgenin iki tarafında kalan ailelerde ve dikenli teller ile kontrol noktaları tarafından hâlâ ikiye ayrılmış bir başkentte…

Lefkoşa, yalnızca siyasi bir başkent değildir; yarım yüzyılı aşkın süredir kapanmamış bir yaranın yaşayan simgesidir. Şehrin bazı bölgelerinde yalnızca birkaç adım atmak, modern bir Avrupa kentinin atmosferinden askerî karakolların, terk edilmiş binaların ve genç kuşakların yalnızca hikâyelerini dinlediği, ancak sonuçlarını hâlâ yaşamaya devam ettiği savaşın izlerinin bulunduğu bir manzaraya geçmek için yeterlidir.

Böyle bir ortamda, António Guterres’in 27 Temmuz’da adaya yaptığı ziyaret, sıradan bir diplomatik temasın çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, iki toplumun liderleriyle ayrı ayrı görüşerek diyalog sürecinin yeniden canlandırılması için hâlâ bir fırsat bulunup bulunmadığını değerlendirdi. Ziyaretin ardından kapsamlı bir anlaşmaya varılmadı ve henüz resmî müzakereler de başlamadı. Bununla birlikte, Genel Sekreter’in Kıbrıs meselesinin merkezine gelmesi, uluslararası toplumun adanın kalıcı biçimde bölünmesini kaçınılmaz bir kader olarak görmediğini ortaya koydu.

Kıbrıs meselesi, 1974 yılından bu yana dünyanın çözülememiş en karmaşık anlaşmazlıklarından biri olmayı sürdürmektedir. Adanın güneyi, uluslararası toplum tarafından tanınan ve Avrupa Birliği üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetimindedir. Kuzey kesimi ise yalnızca Türkiye tarafından tanınan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetimi altındadır. İki taraf arasında Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün denetiminde bulunan bir tampon bölge yer almaktadır. Harita üzerinde oldukça dar görünen bu ayrım çizgisi, gerçekte iki farklı tarih anlatısını, iki farklı güvenlik algısını ve geleceğe ilişkin iki farklı vizyonu birbirinden ayırmaktadır.

Kıbrıs Sorunu’nun özü, yalnızca toprak meselesi değildir. Asıl tartışma, gelecekte Kıbrıs’ın nasıl tanımlanacağıdır. Ada iki siyasi toplumdan oluşan tek bir devlet olarak mı varlığını sürdürecek, yoksa egemen eşitliğe sahip iki bağımsız devlete mi dönüşecektir? Birleşmiş Milletler’in uzun yıllardır desteklediği model, iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümüdür. Bu modele göre, Kıbrıs tek egemen devlet olarak kalacak; ancak biri ağırlıklı olarak Rum Kıbrıslılardan, diğeri ise ağırlıklı olarak Türk Kıbrıslılardan oluşan iki kurucu federe yapıdan meydana gelecektir. Her iki toplum da ülkenin yönetimine ortak olacak; Türk Kıbrıslılar ise siyasi eşitliğe ve kendi bölgelerinde geniş özerklik haklarına sahip olacaktır. Bu yapı çerçevesinde Kıbrıs tek egemenliğe, tek vatandaşlığa ve tek uluslararası hukukî kişiliğe sahip olacaktır. Federal hükümet; dış politika, ulusal ekonomi, Avrupa Birliği ile ilişkiler ve belirli güvenlik konularından sorumlu olurken, iki kurucu yapı kendi iç işlerinde geniş ölçüde özerklik kullanacaktır.

İlk bakışta bu model en dengeli ve makul çözüm yöntemi olarak görünmektedir. Bir yandan Kıbrıs’ın uluslararası ve hukukî bütünlüğünü korurken, diğer yandan Türk Kıbrıslıları yalnızca bir azınlık değil, devletin kurucu siyasi ortaklarından biri olarak kabul etmektedir. Son elli yılda hazırlanan barış planlarının büyük bölümü de tam olarak bu ilkeye dayanmaktadır. Federal çözüm, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin mevcut yapısıyla da daha uyumludur. Kıbrıs Cumhuriyeti, hâlihazırda Avrupa Birliği üyesidir ve kapsamlı bir uzlaşma sağlanması hâlinde Avrupa Birliği hukukunun ve sağladığı hakların tüm adaya yayılması mümkün olacaktır. Bu durum, Kıbrıslı Türkler açısından Avrupa pazarlarına daha geniş erişim, daha fazla eğitim ve ekonomik fırsat ile Türkiye’ye olan ekonomik bağımlılığın azalması anlamına gelebilir.

Bölgesel açıdan bakıldığında ise, Kıbrıs Sorunu’nun çözümü, garantör devletlerden Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilimin azaltılmasına da katkı sağlayabilir. Doğu Akdeniz, son yıllarda enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve jeopolitik nüfuz mücadelesinin merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Yeniden birleşmiş ya da en azından uzlaşmış bir Kıbrıs, bölgesel kriz alanı olmaktan çıkarak ekonomik iş birliği ve ortak güvenlik için bir köprüye dönüşebilir. Ancak federal model tam da bu noktada en büyük sınavıyla karşı karşıya kalmaktadır. Kâğıt üzerinde ikna edici görünen bu çözümün uygulanması, pratikte çok daha karmaşıktır. İki toplum, siyasi eşitlik kavramının nasıl yorumlanması gerektiği konusunda hâlâ ortak bir anlayışa ulaşabilmiş değildir. Kıbrıslı Türkler, nüfus bakımından azınlıkta olmaları nedeniyle birleşik bir devlet yapısı içinde zamanla Rum çoğunluğun siyasal ağırlığı altında kalabileceklerinden endişe etmektedir. Bu nedenle, karar alma mekanizmalarında etkin katılım ve kritik konularda kendilerini dışlanmış hissetmeyecek anayasal güvenceler talep etmektedirler. Kıbrıslı Rumlar ise, bunun tam tersine, Türk tarafına geniş veto yetkileri verilmesinin gelecekte kurulacak federal devletin işleyişini kilitleyebileceğinden kaygı duymaktadır. Ayrıca Türkiye’nin kuzeydeki siyasi yapı aracılığıyla birleşik Kıbrıs üzerinde sürekli bir nüfuz sahibi olabileceği endişesini taşımaktadırlar. En karmaşık başlık ise güvenlik meselesidir. Kuzey Kıbrıs’taki Türk askerî varlığı, 1960 Garanti Antlaşması’nın geleceği, olası dış müdahale hakları, yerlerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü, terk edilmiş taşınmazların mülkiyeti ve federal bölgelerin sınırlarının belirlenmesi gibi konular, kapsamlı bir uzlaşının önündeki en büyük engeller arasında yer almaktadır.

Federal çözüme alternatif olarak özellikle Türk Kıbrıs siyasetindeki milliyetçi ve daha sert çizgideki çevreler iki devletli çözüm modelini savunmaktadır. Bu görüşe göre, elli yılı aşkın süredir devam eden fiilî bölünmüşlük artık geri döndürülemeyecek yeni bir siyasi gerçeklik oluşturmuştur. Kuzey ve Güney, bugün ayrı hükümetlere, ayrı parlamentolara, farklı idari yapılara, eğitim sistemlerine, ekonomik yapılara ve siyasi kurumlara sahiptir. Bu nedenle, mevcut durumun uluslararası toplum tarafından resmen tanınması gerektiği ileri sürülmektedir. Bu yaklaşımı savunanlara göre, Kıbrıslı Türkler, gelecekte çoğunluğun gölgesinde yaşayacakları bir ortak devlet yapısına yeniden dönmemelidir. Onların talebi yalnızca iki toplum arasında siyasi eşitlik değil, aynı zamanda iki bağımsız devlet arasında egemen eşitliğin kabul edilmesidir. Bu düşünce, özellikle bazı Kıbrıslı Türkler açısından daha sade ve anlaşılır görünmektedir. Son derece karmaşık güç paylaşımı mekanizmalarına sahip bir federasyon inşa etmek yerine, her taraf kendi devletini koruyacak ve gelecekteki ilişkilerini iki eşit devlet arasında müzakere edecektir.

Ancak ilk bakışta gerçekçi görünen bu model, uygulama aşamasında çok daha büyük engellerle karşılaşmaktadır. Zira uluslararası toplum, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımamaktadır ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları Kıbrıs’ın tek devlet olarak birliğini esas almaktadır. Bu hukukî ve diplomatik yaklaşımın değişmesi, mevcut uluslararası uzlaşının köklü biçimde değişmesini gerektirir ki, bugün bunun gerçekleşeceğine dair güçlü işaretler bulunmamaktadır. Avrupa Birliği de bu konuda önemli bir başka engel oluşturmaktadır. Birlik, Kıbrıs’ı tek üye devlet olarak kabul etmektedir. Kuzeyde bağımsız bir devlet kurulsa bile, bu devletin Avrupa Birliği üyeliği kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Büyük olasılıkla ayrı bir üyelik sürecinden geçmesi gerekecek; bu süreç ise Kıbrıs Cumhuriyeti veya diğer üye ülkeler tarafından kolaylıkla engellenebilecektir. Üstelik iki devletli çözüm, adanın temel sorunlarını da ortadan kaldırmayacaktır. Mülkiyet anlaşmazlıkları, göç etmek zorunda kalan insanların durumu, doğal kaynakların paylaşımı, deniz yetki alanları, Maraş’ın geleceği ve Türk askerî varlığının statüsü yine çözüm bekleyen meseleler olarak kalacaktır. Başka bir ifadeyle, bugün çözülemeyen iç siyasi anlaşmazlık yarın iki devlet arasında kalıcı bir uluslararası ihtilafa dönüşebilir. Dolayısıyla, iki devletli model, mevcut fiilî durumu doğru biçimde tanımlasa bile, uluslararası hukuk ve diplomasi bakımından uygulanabilirliği oldukça sınırlıdır. Sahada oluşmuş bir fiilî durumun uluslararası hukuk bakımından otomatik olarak meşruiyet kazanması mümkün değildir.

İşte António Guterres’in ziyareti, tam da bu nedenle önem taşımaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, adaya hazır bir çözüm planıyla gelmedi. Asıl amacı, taraflarda yeniden müzakere sürecini başlatabilecek ölçüde siyasi iradenin bulunup bulunmadığını anlamaktı. En azından bu ziyaret, diyalog kapısının tamamen kapanmadığını göstermiş oldu. Bununla birlikte, diplomatik temasların tek başına gerçek bir siyasi ilerleme anlamına geldiğini düşünmek doğru olmaz. Kıbrıs, son 50 yılda sayısız konferansa, barış planına, arabuluculuk girişimine ve umut vaat eden diplomatik sürece tanıklık etti. Ada halkı defalarca “tarihi bir fırsatın” doğduğunu duydu; ancak bu fırsatların büyük bölümü kalıcı bir sonuca ulaşmadan kaybolup gitti. Bugün Kıbrıs’ın karşı karşıya olduğu en büyük tehlike yeni bir savaş ihtimali değil, bölünmüşlüğün zamanla olağan ve değişmez bir gerçeklik olarak kabul edilmeye başlanmasıdır. Her geçen yıl birlikte yaşama deneyimi olmayan yeni kuşaklar yetişmektedir. İki toplumun ekonomileri, eğitim sistemleri, medya düzenleri ve siyasi kültürleri birbirinden biraz daha uzaklaşmaktadır. Öyle bir gün gelebilir ki, siyasi liderler kapsamlı bir anlaşmaya varsalar bile toplumlar artık bunu benimsemeye hazır olmayabilir.

Kıbrıs Sorunu sonunda çözülebilecek mi? Bu soruya verilebilecek en dürüst cevap şudur: Çözüm mümkündür, ancak bugün itibarıyla en muhtemel senaryo değildir. Hukuki, uluslararası ve ekonomik açılardan bakıldığında federal çözüm hâlâ en uygulanabilir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, böylesi bir çözüm ancak bugün hâlâ yeterince oluşmamış olan siyasi cesaret, karşılıklı güven ve uzlaşma iradesiyle hayata geçirilebilir. İki devletli model ise birçok Kıbrıslı Türkler için daha açık, daha anlaşılır ve daha güven verici görünebilir. Ancak uluslararası toplumun geniş çaplı desteği ve tanınması olmadan bu modelin kalıcı bir çözüme dönüşmesi son derece güçtür. Böyle bir durumda, iki devletli yapı, sorunu çözmekten ziyade mevcut çıkmazı kalıcı hâle getirebilir ve adadaki bölünmüşlüğü uluslararası düzeyde uzun süre devam edecek yeni bir siyasi gerçekliğe dönüştürebilir.

Gerçekte Kıbrıs’ın ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca yeni anayasal formüller ya da hukuki düzenlemeler değildir. Rumlar, Türklerin  gelecekte kurulacak ortak devlette kendilerini bir azınlık olarak görmek istemediklerini kabul etmek zorundadır. Türkler ise siyasi eşitliğin mutlaka iki ayrı ve uluslararası alanda tanınmış egemen devlet anlamına gelmediğini kabul etmelidir. Belki de en gerçekçi yol, yetkileri geniş ölçüde yerelleştirilmiş, güçlü bir adem-i merkeziyetçi federal yapıdan geçmektedir. Böyle bir sistemde, her iki kurucu devlet kendi iç yönetiminde geniş yetkilere sahip olurken, uluslararası temsil, Avrupa Birliği ile ilişkiler, dış politika ve ortak ulusal çıkarlar tek egemen devlet çatısı altında yürütülebilir.

Kuşkusuz böylesi bir model taraflardan hiçbirini bütünüyle memnun etmeyecektir. Rumlar, bugüne kadar alışık olmadıkları ölçüde kapsamlı bir güç paylaşımını kabul etmek durumunda kalacak; Türkler ise uluslararası alanda ayrı egemen devlet beklentilerinden vazgeçmek zorunda kalacaktır. Ancak tarih, bize, kalıcı barışın hiçbir zaman taraflardan yalnızca birinin tüm taleplerini gerçekleştirdiği durumlarda ortaya çıkmadığını göstermektedir. Kalıcı barış, ancak taviz, ortak sorumluluk ve karşılıklı güven üzerine inşa edilir.

Bu açıdan bakıldığında, António Guterres’in son ziyareti Kıbrıs’a henüz barışı getirmemiştir. Ancak ada halkının önüne bir kez daha tarihî bir tercih koymuştur: Birlikte yaşamanın zorluklarını ve sorumluluklarını kabul etmek ya da her geçen yıl daha da derinleşen ve geri dönüşü daha da güçleşen bölünmüşlük yolunda ilerlemeye devam etmek. Kıbrıs’ın geleceği yalnızca liderlerin yapacağı görüşmelerde belirlenmeyecektir. Asıl belirleyici unsur, Yeşil Hat’ın iki tarafında yaşayan insanların güvenliklerinin ve refahlarının birbirlerini dışlamakta değil; karşılıklı saygıya, siyasi eşitliğe ve ortak aidiyet duygusuna dayalı yeni bir düzen kurmakta olduğuna inanıp inanmayacaklarıdır.

Belki de yarım yüzyılı aşkın süredir devam eden Kıbrıs meselesinin bize verdiği en önemli ders budur. Sınırlar toprakları bölebilir; ancak tarihi, coğrafyayı ve insanların birlikte barış içinde yaşama arzusunu sonsuza kadar ortadan kaldıramaz. Kıbrıs’ın Avrupa’nın son bölünmüş adası olarak kalıp kalmayacağı ya da gelecekte uzlaşının en başarılı örneklerinden biri hâline gelip gelmeyeceği; diplomatik bildirilerden çok, adanın iki toplumunun birlikte bir gelecek kurma iradesine bağlı olacaktır. Bugün için umut tamamen kaybolmuş değildir. Ancak hiç olmadığı kadar kırılgandır. Son diplomatik girişimlerin gerçek bir barış sürecinin başlangıcına mı dönüşeceği, yoksa Kıbrıs tarihindeki kaçırılmış fırsatlara bir yenisini mi ekleyeceği sorusunun cevabı, yalnızca siyasi liderlerin değil, adada yaşayan insanların da vereceği kararlara bağlı olacaktır.

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ)

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.