21 EKİM 2022 TARİHİNDE İSTANBUL KENT ÜNİVERSİTESİ’NDE DÜZENLENEN “CUMHURİYETİN 100’ÜNCÜ YILDÖNÜMÜNE DOĞRU TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ: DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI” KONFERANSINDAN NOTLAR VE GÖZLEMLER

upa-admin 24 Ekim 2022 899 Okunma 1
21 EKİM 2022 TARİHİNDE İSTANBUL KENT ÜNİVERSİTESİ’NDE DÜZENLENEN “CUMHURİYETİN 100’ÜNCÜ YILDÖNÜMÜNE DOĞRU TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ: DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI” KONFERANSINDAN NOTLAR VE GÖZLEMLER

İstanbul Kent Üniversitesi, 21 Ekim 2022 tarihinde önemli bir organizasyona ev sahipliği yaptı. Üniversitenin yeni açılan Kağıthane yerleşkesinde düzenlenen “Cumhuriyetin 100’üncü Yıldönümüne Doğru Türk-Yunan İlişkileri: Dünü, Bugünü ve Yarını” adlı sertifikalı programa, farklı üniversitelerden birçok önemli akademisyen katıldı. Açılış konuşmasını İstanbul Kent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necmettin Atsü’nün yaptığı konferans, iki bölümden meydana geldi.

Konferans afişi

Tarihsel Süreçte Türk-Yunan İlişkileri” başlıklı ilk oturumun moderatörlüğünü İstanbul Kent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Hatice Deniz Yükseker Tekin yaparken, bu oturuma konuşmacı olarak İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Esra Özsüer, Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Enis Tulça, İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Doç. Dr. Hazal Papuççular, Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Zuhal Mert Uzuner ve İstanbul Kent Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ozan Örmeci katıldılar. Türk-Yunan ilişkilerinin kronolojik olarak tarihsel süreçte incelendiği bu bölümün ilk konuşmacısı Doç. Dr. Esra Özsüer oldu.

Doç. Dr. Esra Özsüer

Doç. Dr. Esra Özsüer, “Türk-Yunan İlişkilerinde ‘Lernean Hydra’ Sendromu ve Dış Aktörler” başlıklı sunumunda özetle şunları söyledi: Yunan mitolojisinde olan bir canavarın adı Lernean Hydra. Argos Kralı’na çok fazla zarar verdiği için bu canavara ölüm cezası veriliyor. Ancak bu canavarın başı her kesildiğinde, kesilen yerden çift baş çıkmakta. Athena ise bu canavarın başının kesilmesi yerine yakılmasını söylüyor; bu sayede kesilen yerden çift baş çıkmaz diyor. Her kesilen baş, başka iki baş yani yeni sorunlar çıkarıyor. Türk-Yunan sorunları da özünde bu şekildedir; yani sürekli yeni sorunlar çıkmaktadır. Her iki ülke, kendi içerisinde kolektif kimlik inşası süreçlerinde birbirlerini “öteki” olarak tanımlamışlardır. İki ülke arasındaki tarih çok önemlidir, tarih ilişkilerde başı çekmektedir. Tarihi Thomas Hobbes’un deyimiyle, en iyi laboratuvarlar ve okullardır. Tarih, okullarda gösterilmelidir. Başbakan Tansu Çiller, 1990’lı yıllardaki ifadeleri ile Türkiye-Yunanistan sorunlarını yükseltmiştir. Zamanında her iki ülke de birbirlerine karşı sınırlarını genişletme politikaları uyguladığından dolayı, bu durum şimdiki sorunların temellerini oluşturmaktadır. Bu sorunlar İstanbul’un Fethi (1453) ile başlamıştır. Bazı uzmanlar, Türk-Yunan çatışmasının temelini İstanbul’un Fethi ile açıklar. 1821 yılındaki Yunan ve Rumların isyanı yani Mora İsyanı olarak adlandırılan isyan ile Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazanması ile Osmanlı Devleti toprak kaybı yaşamıştır. 18. yüzyılda Rusya’nın Balkan politikası Panslavizm temelinde gerçekleşmiştir. Osmanlı-Rus savaşları sürecinde ise 2. Mora Ayaklanması gerçekleşmiştir. Her gerçekleşen ayaklanmada Yunanistan bir pay elde etme peşinde koşmuştur. Yunanların 1821 yılı ile başlayan toprak kazanımı ve daha sonra Megali İdea ile başlayan Türkler aleyhine genişleme anlayışı, yani hedeflenen toprakların alınması düşüncesi nedeniyle, sonrasındaki mücadelelerde Yunanistan hep Türkiye aleyhine bir tehdit oluşturacaktır. Bugün de durum farklı değildir. Örneğin, Yunanistan, 1923 Lozan Barış Antlaşması ve diğer antlaşmalara aykırı olarak adaları silahlandırmıştır. Her iki taraf da birbirlerini yayılmacı politika izlemekle suçlamaktadır. İki ülke de birbirine güvenmediği için birbirlerine karşı tehdit algılamaları oluşmaktadır. Bir ülke bir konuyu ulusal çıkar olarak gördüğünde, diğer ülke o konuyu ulusal zarar ve tehdit olarak görmektedir. Yunanistan, Türkiye’yi komünizm kadar tehlikeli bir durum olarak görmektedir. Ayrıca Yunanistan tek başına karar veren bir ülke değildir; sürekli destek aldığı ya da yönlendirildiği üçüncü faktörler mevcuttur. Mitoloji ile başladım ve mitoloji ile bitirmek isterim. İki kahraman vardır; bunlar Herkül ve Athena’dır. Türk-Yunan mitolojisine bir Athena lazım yani o başı kesecek miyiz, yoksa yakacak mıyız sorusuna karar vermeli, çünkü Türk-Yunan Sorunu ancak böyle çözülür.

Prof. Dr. Enis Tulça

Birinci oturumun ikinci konuşmacısı olan Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Enis Tulça, “Atatürk Dönemi Türk-Yunan İlişkileri” başlıklı sunumunda özetle şunları aktardı: Atatürk döneminde yeni bir bölgesel antlaşma ile Sadabat Paktı kurulmuştur. Sadabat Paktı ile Mustafa Kemal Atatürk’ün Lozan Antlaşması sonrası çevre merkezli diplomasi ile barışı tesis ettiği üç ülkeden belki de en önemlisi Yunanistan’dır. Çünkü topyekûn bir savaştan çıkılmıştır; daha sonra Atatürk ve Venizelos döneminin barışçıl ortamının ne derecede değerli olduğunu 1999 yılında biz 4 akademisyen olarak T.C. Dışişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilip Türkiye’de 1919-1922 Anadolu’daki Yunan işgali sırasındaki detayları araştıran arşiv çalışmamız sırasında bir kez daha anladık. Fransa-İngiliz-İtalya-Amerikan arşivlerinde çalışmalar yaptık. Türkiye’nin 7 düvel ile savaşması ve kurtuluş mücadelesi vermesi ve Yunanları Anadolu’dan atıp denize dökmesi yani o dönemki gergin ve savaş döneminde sonra Atatürk-Venizelos döneminin oluşması çok önemlidir ve bu dönemde Atatürk etkin bir rol oynamıştır. Ama Venizelos da Türklerden ağır bir yenilgi aldığını kabul edip bir anda karar değiştirerek, barışçıl adımlar atma kararı vermiştir. Hatta burada Venizelos’un takındığı barışçıl tavır nedeniyle ben Venizelos dönemini 1. Venizelos ve 2. Venizelos dönemi olarak ikiye ayırıyorum. Bu dönem Türk-Yunan dostluğu olarak geçmiştir. Böyle topyekûn bir savaştan sonra Atatürk ve Venizelos dönemi çok değerlidir. Bu dönemler haricinde, 1830’larda Osmanlı döneminde ve Lozan döneminde Türk-Yunan ilişkisi pürüzlerle geçmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında 1930-1955 yılları arasında Türkiye’yi Atina’da sadece iki Büyükelçi temsil eder. 1930-1934 yıllarında Atatürk-Venizelos buluşması Balkan Paktı’nı yaratan gidişattır. 10 Haziran 1930 tarihinde Lozan pürüzlerini bitiren anlaşma imzalanıyor. 29 Ekim 1930 tarihinde yani Cumhuriyet’in 7. yıldönümünde Venizelos bir jest yaparak heyeti ile birlikte Türkiye ziyareti gerçekleştirir; bu ziyarette Venizelos Türk basınına demeç verir. Atatürk ise Yunan basınına bir demeç verir ve iki ülke arasında bir yakınlaşma olur. 1934 yılı Türk-Yunan ilişkilerinde 1999 yılı gibi uzun bir süreçtir. 1934 yılında Venizelos yıllarca Mustafa Kemal Paşa’nın ordusuyla savaşmasına rağmen Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösteriyor. 1934 yılının Şubat ayında Balkan Paktı ile Türk-Yunan yakınlaşması başlıyor. 1976 krizini Papandreou sonlandırdı, 1980’de Mart krizi Özal’ın bir cümlesi ile son buldu, 1988 yılında Davos mutabakatı yaşandı, 1996 yılında Kardak Krizi ile savaşın eşiğine gelindi.

Doç. Dr. Hazal Papuççular

İlk oturumun üçüncü konuşmacısı, İstanbul Kültür Üniversitesi’nden Doç. Dr. Hazal Papuççular idi. Papuççular, uzmanı olduğu On İki Ada konusunda özetle şunları söyledi: 1930’lar çerçevesinde Türk-Yunan dostluğu mevcuttur. Aslında bunlar Akdeniz’deki dengeler ile ilgilidir; yani o dönemde Akdeniz’de yükselen İtalyan tehdidi nedeniyle Türkiye ve Yunanistan iki savaş arası dönemde kendi çıkarları gereği yakınlaşmışlardır. Bu dönemde İtalyan faşizmine karşı On İki Ada’daki Rumlar adaların Yunanistan’a bağlanması yönünde propaganda yapmışlardır. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında bir müzakere süreci başlamıştır. 1940-1941 yılları arasında ilişkiler krize sebep verdiği için görüşmeler kapanmıştır. Türkiye, On İki Adalar yönünde sadece Türklerin çoğunluk olduğu adaları almak istemiştir; ancak Yunanistan’ın ise tüm adaları alma planı vardır. Bu nedenle Yunanistan On İki Ada meselesini çıkmaza sokmuştur ve bu nedenle bu mesele rafa kaldırılmıştır. Almanların Türkiye’ye 1940-1941’li yıllarda On İki Adaları verme konusunda bir teklif yapıldığı aslında doğruları yansıtmamaktadır. Zaten Almanya’nın bu dönemde Türkiye’ye birçok teklifi olmuştur. Bu yapılan tekliflerde Türkiye’ye “bu adaları karşılıksız alın sizin olsun” denmemiştir, yani savaş döneminde atılan bu adımların amacı Türkiye’nin savaş planını değiştirmesi içindir. Savaş sonunda Türk dış politikasında bir sorun oluşmuştur. Türkiye ciddi diyebileceğimiz bir Sovyet faktörü ile karşı karşıya kalmıştır; bir yandan da Adalar sorunu ile uğraşmaktadır. Ancak Türkiye bu dönemde diplomatik açıdan barışçıl bir yol seçmiştir. Türkiye, Adalar konusunda neden istekli davranmadı sorusu vardır; aslında 1943 yılından beri İngiltere ve Amerika’nın Yunanistan tarafında olması yani Yunanistan’ı desteklemesi sebebiyle dönemin konjonktürü dahilinde Türkiye etkili olamamıştır. 1947 yılındaki müzakereler, büyük güçlerin verdiği karar ile adaların Yunanistan’a verilmesi ile sonuçlanmıştır. Müzakerelerin 1943’den 1947’ye kadar sürmesinin sebebi Sovyetler faktörüdür; yani Sovyetler adaların Yunanistan’a verilmesine engel olmamıştır, ama bu işin geciktirilerek ve araştırılarak yapılmasını istemiştir. Ama daha sonra Adalar Yunanistan’a verilince Sovyetler adalarda askeri üs kurmak istemiştir. 1947 itibariyle adalar silahsızlandırılmış şekilde Yunanistan’a devrediliyor; ancak bu kural sonradan çiğneniyor. Ayrıca egemenliği anlaşmalarla belirlenmemiş adacıklar var; bu adacıkları Yunanistan gri alan olarak belirlemektedir. Aslında 1947’de bu adaların tümünün Yunanistan’a devredilmesi ile birlikte günümüze kadar sürecek olan Yunanistan-Türkiye arasındaki Adalar sorunu doğuyor. Bu noktada son olarak İtalyan arşivlerinde İtalyanların Türkiye’nin bazı adaları isteyebileceğine dair endişelerinin olduğu ancak bu konuda Türkiye’nin çok atak davranmadığı ve uluslararası hukuktan doğan haklarını yeterince iyi kullanamadığı anlaşılıyor. Ayrıca Türk Dışişleri arşivinin de araştırmalara açık olması durumunda bu konularda daha iyi çalışmalar yapılabilir.

Doç. Dr. Zuhal Mert Uzuner

Birinci oturumun dördüncü konuşmacısı olan Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Zuhal Mert Uzuner, “Soğuk Savaş Dönemi Türk-Yunan İlişkileri” başlıklı konuşmasında dinleyicilere şu bilgileri aktardı: Bir ülkenin dış politikası çok zor değişir, yani çok farklı şeyler söylenmesi zordur. İzlenen yollar genelde aynıdır ve bunların değişmesi çok zordur. Dış politika yaparken ilk önce uluslararası politikada ne olduğu yani çevremizde ne olduğu önemlidir. Soğuk Savaş, uluslararası ilişkilere tümüyle etki etmiştir. Uluslararası konjonktürde Türk-Yunan ilişkileri çok önemlidir ve nispi dinamik bu ilişkilerde çok önemlidir. Yani kazan-kazan anlayışı vardır, bir de rekabet vardır. Kısacası “ben kaybettim sen de kaybet” anlayışı vardır. Dönemsel olarak dost ve düşman anlayışı değişmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkışı ve gelişinde özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya’nın bu dönemdeki politikaları adaların paylaşımını etkilemiştir. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda savaşa girmemesi aynı zamanda uluslararası ilişkilerde yüzdeler anlaşmasına da girmemesine neden olmuştur, yani etkili ve doğru bir karardır. Soğuk Savaş herkes için soğuk değildi, yani güçsüz ülkeler için soğuk değildi; ancak güçlü ülkeler için soğuk bir dönemdi yani Soğuk Savaş’tı. Yunanistan, askeri ve ekonomik olarak çok ciddi bir yardım almıştır, ABD tarafından destekler alarak yürütülmüş bir ülkedir. Ülkelerin ilkelerinin ne olacağı Amerikan misyonları ile belirlenmiştir. 1945-1967 yılları arası Yunanistan NATO üyeliğine girmeye yönelik politika izlemiş, NATO yönünde ilerlemiştir ve ABD desteğini almıştır. Ancak 1955 yılı itibariyle Yunanistan işin içerisinde olduğundan dolayı Kıbrıs meselesine Türkiye dahil olmuştur. Ege Adaları’ndan sonra büyük adanın yani Kıbrıs’ın da Yunanistan’a bağlanması yönünde tedhiş hareketleri başlamıştır; ancak Türkiye buna barışçıl yöntemler ile engel olmaya çalışmıştır. 1967 döneminde Yunanistan’da cunta iktidara geliyor ve ABD kendi yönetimini kaybettiğini anladığı anda ülke yönetimine bir el atıyor. Kıbrıs’taki Kanlı Noel ve diğer olaylara cunta radikal bakmakta ancak Yunanistan’daki sivil hükümet biraz da olsa yumuşak bakmaktadır. 1974-1981 yılları arasında Yunanistan’da anti-NATO ve anti-Amerikancı bir çizgi var. Türkiye ise Batıcı çizgide Atlantikçi yönden ilerlemektedir, NATO’cudur. Türkiye ve Yunanistan ayrı bloklara düşerse, burada bir cepheleşme olmaması için hiçbir sebep yok gibi gözükmektedir.

Doç. Dr. Ozan Örmeci

İlk oturumun son konuşmacısı ise İstanbul Kent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ozan Örmeci olmuştur. Örmeci, “1990’ların Sonunda Yaşanan Türk-Yunan Yakınlaşması” başlıklı sunumunda özetle şunları söylemiştir: İlişkilerin tarihsel arka planına kuşbakışı olarak baktığımız zaman, Yunanistan, genelde ancak uluslararası kamuoyunda çok zor duruma düştüğü veya mağlup olduğu zaman Türkiye ile anlaşmaya sıcak bakmıştır. Örneğin, Prof. Dr. Enis Tulça’nın anlattığı Atatürk-Venizelos dönemi barışçıl ilişkileri, Yunanlıların Küçük Asya Felaketi adını verdiği Kurtuluş Savaşımız sonrasında yaşanmıştır. 1990’ların sonundaki Türk-Yunan yakınlaşması da, aslında üç büyük krizin ardından Atina’nın uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin diplomatik presi ile zor duruma düşmesi neticesinde yaşanmıştır.  1990’lı yıllarda iki komşu devlet arasında üç ciddi kriz yaşanmıştır. Bunlar; 1996-1997 yıllarında Kardak Krizi, 1997-1998 yıllarında S-300 Krizi ve 1998-1999 yıllarındaki Öcalan Krizi’dir. Kardak Krizi’nin nedeni; 24 Aralık 1996 tarihinde Türk bandıralı bir geminin Ege Denizi’nde statüsü antlaşmalarla belirlenmemiş küçük adacıklardan olan Kardak Kayalıkları’na yanaşarak oturması sonrasında Türkiye tarafından başlatılan kurtarma operasyonu nedeniyle sahipsiz olan bu adacığa Yunan askerlerinin çıkıp Yunanistan bayrağı dikmesidir. Daha sonra o bölgeye hareket eden Türk SAT Komandoları, Yunan askeri güçlerin altından geçerek hemen karşı taraftaki kayalığa Türk bayrağı dikmişlerdir. Türkiye savaşı göze aldığından dolayı, Yunanistan geri adım atmıştır. ABD’nin devreye girmesiyle krizin daha fazla büyümesine engel olunmuştur. S-300 Krizi’nin nedeni; 1997 yılı başlarında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Rusya’dan S-300 hava savuma sistemi almasıdır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantör devletlerinden biri olan Türkiye, bu hamleyi Kıbrıs’taki dengeleri değiştireceğinden dolayı düşmanca bir adım olarak algılamıştır ve akabinde adadan bu silah sisteminin çıkarılması için askeri kapasitesi üzerinden caydırıcılık ve diplomatik baskı politikasına başlamıştır. Diplomatik baskı ve Türkiye’nin askeri kapasitesi üzerinden yapılan caydırıcılık hamlesi başarılı olmuştur ve silah sistemi adadan çıkarılıp Girit adasına (Yunanistan) gönderilmiştir. Öcalan Krizi’nin nedeni; Türkiye’nin baskısı nedeniyle Suriye’den kaçmak zorunda kalan PKK elebaşı Abdullah Öcalan, önce Rusya’ya, daha sonra İtalya’ya kaçtı. Türkiye’nin baskısı nedeniyle İtalya’da fazla kalamayan Öcalan, daha sonra 16 Ocak 1999’da yeniden Rusya’ya gitti. Türkiye ve Rusya’nın o dönemki iyi ilişkileri nedeniyle Rusya’da fazla kalamayan Öcalan daha sonra Yunanistan’a geçti ve Belarus veya Hollanda’ya geçmek için harekete geçti. Ancak her iki ülkeden de izin alamadı. 2 Şubat tarihinde Atina’dan Kenya’ya geçti ve bir süre Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği rezidansında kaldı. Daha sonra 15 Şubat 1999’da Hollanda’ya siyasi amaçlı sığınmak için gitmek için havalimanına giden Öcalan burada Türk Bordo Bereliler tarafından yakalanıp Türkiye’ye getirildi. Türkiye’nin operasyonunda ABD’den gelen istihbarat da kritik rol oynadı. Başbakan Bülent Ecevit, daha sonraları tarihe geçen o sözünü söyledi; “ABD’nin Öcalan’ı bize neden verdiğini anlayamadım. Bu olaylarda zor duruma düşen Yunanistan, daha sonra Yorgo Papandreu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla Türkiye’ye karşı ılıman bir politika izlemeye başladı. Papandreu’nun Türk muhatabı İsmail Cem’le yakın dostluğu da bu süreçte çok etkili oldu. Örneğin, iki ülke deprem felaketlerinden sonra karşılıklı yardım faaliyetleri düzenlediler. 17 Ağustos 1999 tarihinde Türkiye’de yaşanan büyük deprem sonrasında Yunanistan Başbakanı Kostas Simitlis liderliğindeki Yunan hükümeti, Türkiye’ye çeşitli yardımlarda bulundu. 7 Eylül 1999 tarihinde Atina’da yaşanan deprem sonrasında ise bu sefer Türkiye Yunanistan’a çeşitli yardımlarda bulundu. “Felaket Diplomasisi” veya “Deprem Diplomasisi” olarak adlandırılan bu sürecin sonucunda iki ülke arasındaki ilişkiler düzelme yoluna gitmiştir. Bartın’daki maden kazası sonrasında da Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis Türkiye’ye yardım teklifinde bulundu ama bu pek ciddiye alınmadı. Oysa yurtdışında Türklerin en çok anlaştığı ve yaşam tarzlarının benzediği milletler Kıbrıslı Rumlar ve Yunanlardır. Yakınlaşmanın ikinci ayağı Yunanistan’ın Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecine verdiği destektir. Deprem diplomasisi ile başlayan Türk-Yunan yakınlaşmasından sonra Yunanistan’ın 1981 yılında üye olduğu AB’ye Türkiye’nin de tam üye olabilmesi için pozitif tavır takınmıştır. Türkiye, 10-11 Aralık 1999’da düzenlenen Helsinki Zirvesi’nin ardından AB’ye tam üye aday ülke statüsü elde etmiştir. Bu dönemde, Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorga Papandreu Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemiştir. Bir diğer önemli parametre, Yunanistan’ın teröre verdiği desteği kesmesidir. Öcalan Krizi’nden sonra Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik tavırları olumlu yönde değişmiştir. Mesela, solcu hükümet içerisinde PKK’ya yakın duruş sergileyen Dışişleri Bakanı görevden alınıp onun yerine Yorgo Papandreu Dışişleri Bakanı olmuştur. Yorgo Papandreu, Türkiye Dışişleri Balanı İsmail Cem ile örgütlü cinayet, uyuşturucu kaçakçılığı ve teröre karşı mücadele konularında iş birliğine hazır olduğunu o dönemdeki bir mektubunda vurgulanmıştır. Bu dönemde Başbakan Ecevit’in Yunanistan’da PKK kamplarının bulunduğu yönünde iddiaları Yunanistan’ı karıştırmıştır. Son olarak, bu dönemde iki ülkenin sorunlarını diplomatik yolla çözmeye karar vermeleri vardır. Kıbrıs Sorunu ve Ege Sorunları birçok anlaşmazlıklar meydana getirmektedir ama bu dönemden itibaren iki devlet sorunlarını askeri yöntemler kullanarak çözmek yerine diplomatik yollarla çözme kararı almışlardır. İki ülke arasında yapılan istikşafi görüşmeler ilk kez 2002 yılında başlatılıp şimdiye kadar bu görüşmelerde tam 61 tur yapılmıştır. Bu görüşmelerin amaçları iki ülke arasındaki sorunların çözülmesi ve orta yolların bulunmasıdır. Türkiye ve KKTC, 2004 yılında Annan Planı’na destek verip barışçıl bir yol takınmıştır, ancak Kıbrıslı Rumlar nedeniyle adada barışa ulaşılamamıştır. Uyum sürecinde iktisadi anlaşmalar ile uyum artmıştır. 15 Temmuz sonrası Yunanistan, darbeye karışmış askerlere destek vererek ülkesine almıştır. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan döneminde de başlarda Türk-Yunan ilişkileri iyi gitmiştir. AK Parti döneminde iki ülke arasındaki görüşmeler ve barışçıl ziyaretler sıklaşmıştır. İki ülke arasında 2010 yılında Yüksek Düzeyde İş Birliği Konseyi kurulmuştur ve şimdiye kadar 4 toplantı gerçekleşmiştir. 1990’ların sonunda başlayan Türk-Yunan yakınlaşması AK Parti İitidarının ilk yıllarında devam etmiştir, ancak 2017’de Kıbrıs Sorunu konusundaki Crans-Montana görüşmelerinin çökmesinden sonra ilişkiler bozulmaya başlamıştır.

İstanbul Kent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necmettin Atsü açılış konuşmasını yaparken

Doç. Dr. Ozan Örmeci-Prof. Dr. Enis Tulça-Doç. Dr. Hazal Papuççular

Konferansa katılan dinleyiciler

İlk oturumun katılımcıları

İkinci oturumun katılımcıları

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu-Doç. Dr. Deniz Tansi

Prof. Dr. Hasan Ünal-Prof. Dr. Tarık Oğuzlu

Prof. Dr. Burak Gülboy-Doç. Dr. Hazal Papuççular-Doç. Dr. Ozan Örmeci-Doç. Dr. Deniz Tansi

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu-Prof. Dr. Hasret Çomak-Doç. Dr. Ozan Örmeci

Doç. Dr. Esra Özsüer sunumunu yaparken

21. Yüzyılda Türk-Yunan İlişkilerinin Bugünü ve Geleceği” başlıklı ikinci oturumu ise İstanbul Kent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngilizce) Bölümü Başkanı Doç. Dr. Ozan Örmeci yönetmiştir. Oturuma konuşmacı olarak; Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hasan Ünal, İstanbul Kent Üniversitesi İİSBF Dekanı Prof. Dr. Hasret Çomak, İstanbul Aydın Üniversitesi’nden Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Burak Gülboy ve Yeditepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Deniz Tansi katılmışlardır.

Prof. Dr. Hasan Ünal

İkinci oturumun ilk konuşmacısı olan Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hasan Ünal, “Çok Kutupluluk ve Türkiye-Yunanistan İlişkileri” başlıklı konuşmasında şunları anlatmıştır: Çok kutupluluk, dünya düzeninde genellikle var olan bir hâldir. Tek ya da iki kutupluluk zaten uzun süreli olmamıştır. Çok kutupluluk düzenine, 1500’lü yıllardan itibaren başta Avrupalılar hâkimdir, daha sonra bütün modern devletlere örnek olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nda 6 büyük devlet var. Bu büyük devletler, daha sonra iki blok olarak ayrıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndaki büyük yıkım sonrası iki kutuplu dünya düzeni oluşmuştur; bu durum istisnaidir ve ardından ABD’nin tek kutuplu dünya düzeni gelmiştir. Bu, daha da olağanüstü ve istisnai bir durumdur. ABD’nin hegemon durumuna karşı kafa tutmalar ve karşı durmalar olmuştur. Türkiye, bölgelerarası güç yansıtan orta büyüklükte olan bir ülkedir; bu anlamda stratejik bir öneme sahiptir ve ekonomik olarak da önem teşkil etmektedir. Dönemin ABD Başkanı Joe Biden bence Türk ve Türkiye karşıtıdır ve aynı zamanda Azerbaycan’a karşı da öyledir. Hem Milli Mücadele, hem de Atatürk dönemi dış politika çok etkilidir; çünkü Atatürk fırsatları çok iyi şekilde kullanmıştır ve fırsatları zorlanmıştır. Önemli olan durum da o dönemki dünya çok kutupludur. Türk-Yunan sorunları benim ifademle babadan kalma sorunlardır. Türk-Yunan sorunları şapkadan çıkarılacak tavşan ile çözülemez. Çok uzun süreden beri birçok mesele görüşülmüştür; ancak bu görüşmeler sonrasında sonuca ulaşılamamıştır. Bu sorunların çözülmesi çok zordur. 1990’larda Kıbrıs meselesi için fikirler dizisi ortaya atılmıştır; ancak Yunanistan’ın amacı Türkiye’den toprak almak olduğu için sorunlar çıkmaza girmiştir. Rumlar, Annan Planı’na bile hayır demişlerdir; yani sorunları sürekli çıkmaza sokmuşlardır. Biz bunlara tüm Kıbrıs’ı versek bunlar yine kabul etmezler, biz savaşmadık, Türk tarafında haç dikmedik vs. deyip kabul etmezler. Yani beğenmezler; bunların Türklere karşı psikolojik sorunları var. Bu nedenle bu sorunların çözülmesi çok zordur; yani iki ülke arasındaki görüşmeler dönüp dolaşır yine savaşa çıkar, bu nedenle sonuca varmak çok zordur. Batılılar eğer bir gün bize gelip Kıbrıs Sorunu’nu çözmek istiyoruz derlerse bilin ki bizi yani Türkleri adadan çıkarmak istiyorlardır. Bu nedenlerden dolayı bu sorunlar çözülmez; bu sorunları yönetmeyi öğrenip Yunanlılara karşı sürekli üstünlük kurmak lazım. Ancak o zaman uzlaşmacı davranabilirler. Neyse ki Türk Dış Politikası’nı esir alan AB üyeliği konusunda artık insanlar daha makul yaklaşıyorlar. KKTC’nin tanınması yönünde önemli fırsatlar olabilir. Bu anlamda, Doğu Akdeniz’de Fransa’nın tarafsızlığını sağlamak için yeni nesil savaş uçaklarımızı Fransız Rafale’lerini alarak seçebiliriz. İngilizler Kıbrıs’ta çözüm istemez çünkü Rum tarafında askeri üsleri var ve onlarla karşı karşıya gelmeyi istemezler. Fransa ise pozisyonunu değiştirebilir. Rusya’dan doğrudan uçuşlar başlayacak yakında, Konsolosluk açılması da gündemde. Bunları Milliyet ve Independent Türkçe‘deki yazılarımdan okuyabilirsiniz.

Prof. Dr. Hasret Çomak

İkinci oturumun ikinci konuşmacısı olan İstanbul Kent Üniversitesi İİSBF Dekanı Prof. Dr. Hasret Çomak, “Ege’deki Sorunların Uluslararası Hukuk İlkeleri Çerçevesinde Değerlendirilmesi” başlıklı konuşmasında şu bilgileri aktardı: Türk-Yunan sorunlarını farklı başlıklarda inceleyebiliriz. Karasuları sorununa baktığımızda; Yunanistan, 1936 yılında tek taraflı bir kararla karasuları genişliğini 3 milden 6 mile çıkarmıştır. 1964 yılında Türkiye’nin de karasularını 6 mile çıkarması ile Ege’de bugünkü durum meydana gelmiştir. Yunanistan, 1982 Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku sözleşmesinin sözde kendilerine tanıdığı imkânı bahane ederek karasularını genişletme hakkını saklı tuttuğunu beyan etmiştir. Yunanistan, karasularını 12 mile genişlettiği taktirde açık deniz oranı yüzde 50’den yüzde 20’ye düşecektir. TBMM, 1995 yılında aldığı karar doğrultusunda, Yunanistan Ege Denizi’nde karasularını 6 milin üzerine genişletme yaptığı taktirde, bu “Casus Belli” kararı ile savaş nedeni sayılacaktır. Yalnız şurada dikkat etmemiz gereken bir husus var, birçok Akademisyen televizyon ekranlarında ve konferanslarda vs. “6 milden 12 mile çıktığı taktirde biz bunu savaş nedeni olarak sayacağız” demektedir. Bu yanlıştır; eğer Yunanistan 6 milin üzerine 1 mil bile çıkarsa yani Ege Denizi’ndeki karasularını 7 mil olarak genişletse bile bu savaş nedeni olarak sayılmaktadır. Yunanistan’ın isteği Ege Denizi’ni tamamen bir Yunan gölüne çevirmektir. 1 Haziran 1995’te, Yunanistan Parlamentosu BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni onaylamış ve Yunanistan hükümetine uygun göreceği bir zamanda Ege’de karasularını genişletmek üzere kararname çıkarma yetkisi vermiştir. Ancak Yunanistan, BM Deniz Hukuku’nun 300. maddesini görmezden gelmektedir. Kıta sahanlığının sınırlandırılması sorununa geldiğimizde; Türkiye doğal uzantı ve hakça paylaşım ilkeleri doğrultusunda Yunanistan ile görüşmeler yoluyla çözüm istemektedir. Türkiye, hakça paylaşımın önemli bir kriteri olarak, 84 milyonluk nüfusun hak ve beklentilerinin dikkate alınması ve karşı tarafa göre mukayese edilmesi gerektiğine inanmaktadır. Türkiye, Asya ve Avrupa kıtasını birbirinden ayıran Kıtasal Ayırım Bölgesi (ABYSSAL ZONE), yani Ege Denizi’nin en derin bölgesinden geçmesi gerektiğini savunmaktadır. Yunanistan ise Ege’deki kıta sahanlığı sorununu Doğu Ege Adaları ile Anadolu arasındaki kıta sahanlığının sınırlandırılması olarak kabul görmektedir. Türkiye ve Yunanistan 11 Kasım 1976’de Bern Mutabakatı’nı imzalamışlardır. Hava sahası sorununa geçince; Yunanistan, uluslararası hukuk kurallarına aykırı olarak ulusal hava sahasının 10 deniz mili genişliğinde olduğunu iddia etmektedir ve Uçuş Bilgi Bölgesi (FIR) sorumluluğunu ısrarla istismar etmekte ve bunu hükümranlık hakkı olarak kabul etmektedir. Yunanistan’ın 10 deniz mili genişliğinde ulusal hava sahası iddiası Ege hava sahası anlaşmazlığının temelini oluşturmaktadır. Yunanistan’ın karasuları genişliği ve Uçuş Bilgi Bölgesi (FIR) sorumluluğu 6 deniz mili olmasına rağmen uluslararası hukuk kuralları ve antlaşmalara aykırı olarak 4 mil daha arttırarak yani 10 millik bir hava sahası iddia ederek bunu bir egemenlik hakkı gibi göstermektedir. Türkiye, Ege’de uçuş yapacak Türk uçaklarına ait bilgileri NATO’ya eşzamanlı olarak vermektedir. Yunanistan, uluslararası hukuk kurallarına ve antlaşmalara aykırı olarak, karasularından 4 deniz mili daha geniş bir hava sahası iddialarında bulunmaktadır. Dünyada bunu kabul eden veya uygulayan bir ülke yoktur. Dolayısıyla, Türkiye de bunu kabul etmemektedir. Gayri askeri statüdeki Doğu Ege adalarına baktığımızda; Taşoz, Bozbaba ve İpsara  Adaları, 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan Kraliyet Hükümeti’ne tebliğ edilen altı büyük devlet kararı ve bu kararı onaylayan Lozan Barış Antlaşması 12. maddesi var. Saruhan Adaları; 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan Kraliyet Hükümeti’ne tebliğ edilen altı büyük devlet kararı ve Lozan Barış Antlaşması’nın 12 ve 13. maddeleri var. Menteşe ve Meis Adaları; Menteşe Adaları’nın silahsızlandırılmış statüsü, 10 Şubat 1947 tarihli Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi var. Boğazönü Adaları; 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan Kraliyet Hükümeti’ne tebliğ edilen altı büyük devlet kararı, Lozan Barış Antlaşması 12. maddesi ve Lozan Boğazlar Sözleşmesi 6. maddesi var. Yunanistan, 1960 yılından beri Adaları silahlandırmaktadır ve bu silahlandırmayı diğer ülkeler ile yaptığı askeri tatbikatlar ve NATO planları içerisine sokmaya çalışmaları ile meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Adaların egemenlik devri uluslararası hukukta açık olarak belirtildiği gibi antlaşmalar ile yapılması gereken bir işlemdir. Arama Kurtarma Sorumluluk Sahası sorununa bakınca; 1979 Hamburg Sözleşmesi’nde madde 2.1.4’de belirtildiği gibi, her Arama-Kurtarma bölgesi, ilgili taraflar arasında anlaşma yoluyla tesis edilecektir. Türkiye, ilgili devletlerle anlaşma yapılıncaya kadar, karasuları dışında Denizde Arama ve Kurtarma hizmeti verebileceği açık deniz alanlarının koordinatlarını Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO)’ne deklare etmiştir. Sonuç olarak baktığımız zaman, Türk-Yunan ilişkilerinde ana sorunlarda somut bir ilerleme kaydedilmemiştir ve kaydedilmediği gibi sorunlar hala tazeliğini korumaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalıp savaşa girmeyerek toprak kaybetmedik ancak jeopolitik açıdan İkinci Dünya Savaşı’nda en çok zarar gören devlet Türkiye olmuştur. Ayrıca uluslararası hukuka en aykırı davranan ülke de hep Yunanistan olmuştur.

Prof. Dr. Tarık Oğuzlu

İkinci oturumun üçüncü konuşmacısı olan İstanbul Aydın Üniversitesi’nden Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, “Türk-Yunan İlişkilerinde Avrupa Birliği ve NATO Sorunsalı” başlıklı konuşmasında şunları söyledi: Neoliberal bakış açısında uluslararası örgütlere üyelik sürecinde bir kimlik tanınması ve akabinde üye olduktan sonra bir dostluk birliği bir barış ortamı olmuştur. Ancak Türkiye ve Yunanistan sorunlarında bu tam tersi olmuştur; yani kurumsal örgütlerde bu iki ülke ne kadar yakınlaşsa bile, aralarındaki sorun daha da büyümüştür. 1930’lu yıllarda Balkan Antlaşması (Paktı) sırasında çok kutuplu dünya sürecinde iki ülke yakınlık kurmuştur, ancak bu yakınlık kurmalarının temelinde ortak çıkar yatmaktadır. Yani iki ülkenin ortak tehditleri vardır ve  çıkarları uyuşmaktadır. Yunanlılara göre bir askeri operasyon olan, bize göre ise Barış Harekâtı olan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıslı Rumlar ve Yunanların Kıbrıslı Türklere karşı soykırımını engelleme girişimi nedeniyle hem Avrupa’dan, hem de Yunanistan’dan bize yönelik tepki doğurmuştur. Yunanistan, Avrupa Birliği’ne 1976 yılında başvurmuştur ve 1981 yılında kabul edilmiştir. Bu kısa sürede Yunanistan AB’ye üye olmuştur ve diğer ülkelere yöneltilen üyelik koşulları Yunanistan’a yöneltilmemiştir. Yani Yunanistan AB’ye kolay girmiştir. Helsinki Nihai Senedi ile Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı olumsuz koşulluluktan olumlu koşulluluk politikası dönemi başlıyor ancak bu dönemde de şantaj politikaları devam ediyor. Yani kısacası değişen bir şey yok. Türkiye ve Yunanistan Batı dünyasına yönelik ilerlediği için bu durum aralarında çıkacak olan herhangi bir savaşa engel olmuştur. 2008’li yıllardan günümüze kadar tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru bir evrilme vardır. Trump kaybedene ve Biden kazanana kadar esnek çok kutupluluktan katı çok kutupluluğa evrilme olmuştur. Bu nedenle Türkiye’nin hareket kabiliyeti gittikçe azalmıştır. İkinci bir Soğuk Savaş oluşursa ve Türkiye, tarafını Batı’dan değil de Doğu’dan yana kullanırsa, Türk-Yunan ilişkilerinde gerginlik artar. Yani Türkiye Batı dünyasına yönelmeli ve stratejik hareket etmelidir; yoksa elimiz zayıflar. Türkiye’nin üzerindeki baskı ileriki yıllarda artarak Türk-Yunan ilişkileri iyice gerginleşecektir; yani Batı Yunanistan’ı destekleyerek Yunanistan’ın elini kuvvetlendirecektir. Türkiye’nin ekonomik durumu da Batı ile zıtlaşmayı götürebilecek durumda değildir.

Prof. Dr. Burak Gülboy

İkinci oturumun dördüncü konuşmacısı olan İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Burak Gülboy, “Uluslararası Güvenlikteki Dönüşümün Alt Sistemlere Etkileri: Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan Uyuşmazlığı” başlıklı konuşmasında şunları söyledi: ABD’nin son dönemdeki politikasını (Afganistan’dan çekilme, Ukrayna, Tayvan, Yunanistan vs.) “düşen hegemon” kavramı etrafında incelemek gerekir. Kolektif güvenliklerini bireysel güvenliğe vurguluyorlar; çünkü düşen hegemonun eylemleri maalesef artık çatışmacı oluyor. Nedeni ise, kendi pozisyonlarını korumak için rakiplerinin üstlerine gitme ve meydan okuma gerçekleşecektir. Bu tür durumlarda da maalesef daha ortada-kenarda kalanlar çok geniş manevra alanı bulabiliyorlar. Batı dünyasında NATO dediğimiz şeyi İkinci Dünya Savaşı sona ererken Anglo-Sakson dediğimiz akıl oluşturmuştur; bu da ABD’nin lideri olduğu Hegemonik İstikrarı getirmiştir. 1990’da ABD’nin bir tek kutupluluk önerisi vardı ki bu bir hegemonik öneridir. Hegemonik istikrar kolektif bir düzen sağlıyordu, ancak düşen hegemon ile tam tersi olmaktadır. Düşen hegemonlar diye bir kavram var; yani bir süre sonra önerilen değerlerde hata çıkarmaya başlıyor ve bu değerlere farklı tanımlar geliyor. 2001 yılında ne Çin, ne Rusya buna meydan okuyabilecek kadar kuvvetli değillerdi; fakat 2003-2008 arasında terörle mücadele kavramı diğer kutuplaşmalarda meydan okuma olarak algılanabilir. Çin, deniz hukukunda kendisini öne çıkarıyor, Rusya ise güvenlik açısından öne çıkıyor. Bunlar aslında basit anlamda güvenlik tanımı değil, yani diğer ülkelerin hegemonik değerlerine meydan okumadır. Mesela, Amerika terör tanımı ile Afganistan ve Irak’a gidiyor ancak burada terör ile mücadele etmekten ziyade dünyaya barışı getirecek olan oluşumları yapmaya çalıştıklarını iddia ediyor. 2021 yılında yeni Atlantik belgesi açıklandı; bu, aslında 1941’de ilk defa açıklanmıştır. Bunun arkasından ise Ukrayna’da düşen hegemon dediğimiz literatür kavramı ortaya çıkıyor. Aslında, Biden üzerinden Ukrayna’da yapılan şey bir Rus gücünü ölçmedir. Türkiye kendi güvenlik araçlarını konjonktüre göre değerlendirecektir. Mesela Demirel dönemi de araştırma gemisi vardı; günümüzde de yine aynı araçlar kullanılmaktadır. Ama farklı üslup ve amaçlar ile kullanılıyor. Aslında iki gemimiz de gaz arıyor ama orada olma amaçları başkadır; yani şimdi ülkemiz konjonktüre göre hareket ederek, uluslararası pozisyonda boy göstermek amacıyla gaz gemilerimizin yanında artık savaş gemilerini de gezdirmektedir. Dış politikada 3 önemli nokta vardır, bunlar; saldırı-savunma dengesinde dış politika algıları agresifleşiyor, elimizdeki araçları kullanma, ilk vuran kazanır yani ilk önlem alan taraf yani ilk adım atan taraf kazanır. Örnek vermek gerekirse, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Rusya’nın ilk adımı atması.

Doç. Dr. Deniz Tansi

İkinci oturumun beşinci ve son konuşmacısı olan Yeditepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Deniz Tansi, “Türk-Yunan İlişkilerinde ABD Etkisi” başlıklı konuşmasında özetle şunları söyledi: Yunanistan, Türkiye’ye karşı sürekli yayılmacı bir politika izlemektedir. Türk Kurtuluş Savaşı’nı Türk-Yunan Savaşı olarak adlandıranlar var, bunların amacı bu savaşın önemini küçümsemektir. Yani Kurtuluş Savaşı’nın önemini düşürmek için söylenmektedir. Türkiye-Yunanistan sorununun beraber ele alınması Truman Doktrini ile olmaktadır. ABD’de o yıllarda Yunanistan’ı kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz, Türkiye’yi kaybedersek bütün Ortadoğu’yu kaybederiz denmektedir. 1950’li yıllarda Ortadoğu’ya yönelen Soğuk Savaş’ta Türkiye ve Yunanistan ilişkileri kuvvetlidir. Kıbrıs önemli bir coğrafyadır ve NATO ülkeleri arasında bir çatışma yaratmaktadır. Kıbrıslı Rumların Türkleri Ada’dan atmaya yönelik hareketlerin ardından Kanlı Noel baş göstermiştir. Türkiye’ye yönelik yaptırım oluşmuştur, Türkiye’nin NATO silahlarını Kıbrıs’ta kullanmasına izin verilmemiştir. Kıbrıs’ta o dönemin hegemon gücü 1970 yılında EOKA’dır; bu güç cuntalaşıp darbe yapmıştır. Ardından Kıbrıs Barış Harekâtı ile Türkiye Yunanistan’a demokrasi götürmüştür. 1974 yılında Ecevit Ege Kıta Sahanlığını ortaya koymuştur.  Son döneme en çok damga vuran olay, 2009 yılında Yunanistan ile savunma iş birliğinde ilerleme ve doğalgaz arama ile İSMEK projeleri olmaktadır. 2009 sonrasında bu sorunlar Doğu Akdeniz’de hâkimiyet sağlıyor. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin ASALA ve diğer tedhiş örgütlerine destek vermesi kabul edilemezdir. Dedeağaç’tan Güney Kıbrıs’a kadar ABD’nin silahlanıp üs kurması dikkat çekmektedir. 1923 Lozan ve Paris Barış Antlaşması’ndaki maddelere rağmen Yunanistan’ın adaları cephanelik olarak kullanıp silahlandırması kabul edilemezdir. Baktığımız zaman, Türkiye ve ABD, NATO’ya kağıt üzerinde evet üye ama sahada bu üyelik zıt yönde ilerlemektedir. Türkiye NATO üyeliğini sürdürmelidir yani NATO’da kalmalıdır, bu önem arz etmektedir. Türkiye savaş isteyen taraf değildir, sorunları ve krizleri barış ile çözme peşindedir. Ancak Türkiye’ye karşı silahlandırılan PYD-YPG, Güney Kıbrıs ve Yunanistan düşünüldüğünde, ABD, Türkiye’ye karşı husumete dayalı bir politika izlemektedir.

Ali IŞIK

İstanbul Kent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Öğrencisi

One Comment »

  1. Burak 26 Ekim 2022 at 17:25 - Reply

    Güzel bir çalışma ve özet olmuş tebrikler

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.