ERKEN DÖNEM ABD-SUUDİ ARABİSTAN İLİŞKİLERİ

upa-admin 01 Eylül 2026 178 Okunma 0
ERKEN DÖNEM ABD-SUUDİ ARABİSTAN İLİŞKİLERİ

Giriş

ABD ve Suudi Arabistan, aralarındaki birçok ideolojik farklılığa rağmen uzun yıllardır iyi ilişkiler kurmuştur. ABD gelişmiş ve sanayileşmiş bir ülkeyken, Suudi Arabistan yeni bir krallık kurma yolundaydı. Kılıç hakkı için uzun yıllar mücadele ederek Suudi Krallığı’nı kurabilmişti. ABD seküler ve demokratik değerlere sahip bir ülkeyken, Suudi Arabistan katı dinî özelliklere sahip bir ülkeydi. İki ülkeyi bir araya getiren faktörlerin başında ise enerji sektörü geliyordu. Suudi Arabistan, sahip olduğu dev petrol rezervleri karşılığında güvenlik desteği almaya başlamıştı. İki ülke arasındaki ilişkinin tek sebebi elbette petrol değildi. İngiltere’nin bölgedeki nüfuzu dengelenmek isteniyordu. Suudi devletinin mali ihtiyaçları da bunda etkiliydi. Bütün bu sebepler birleşince iki ülke yakınlaşmaya başladı.

ABD-Suudi Arabistan İttifakının Temelleri

ABD-Suudi Arabistan ilişkileri yalnızca petrol temelinde doğmamış; Suudi Arabistan’ın mali ve güvenlik ihtiyaçları, ABD’nin enerji kaynaklarına erişme isteği, İngiliz nüfuzunu dengeleme arayışı ve İkinci Dünya Savaşı’nınmeydana getirdiği stratejik şartların birleşmesiyle gelişmiştir.

Öncelikle, Ortadoğu’daki ülkeleri en çok rahatsız eden hususların başında sömürgeci devletler geliyordu. İngiltere ve Fransa, sömürgeci devletler olarak geçmişte bölge ülkelerini büyük sıkıntılara sokmuşlardı. Bu nedenle bu devletlere yönelik bakış olumsuzdu. ABD ise, bölgede yeni ve dinlere saygılı bir güç olarak daha olumlu bir imaja sahipti. Nitekim Suudi Arabistan’ın Amerika ile iş birliğine gitmek istemesinde ABD’nin sömürge geçmişinin olmaması ciddi bir etkendi. Ayrıca, ABD’li şirketler, kimi zaman ABD’den bağımsız hareket edebiliyorlardı. Bu da, Suudların ABD’nin devlet baskısından uzakta kalmasını temin edebilirdi. İbn Suud, ayrıca ABD ekonomisinin İngiltere ekonomisinden daha güçlü olduğunu ve gelecekte güçleneceğini düşünüyordu. Bunun yanı sıra, İngilizler geleneksel olarak Haşimilerle yakın ilişki içindeydi. Bu da Suudileri rahatsız ediyordu.

ABD’nin bölgeye yönelik ilk ilgisi 19. yüzyılda başlamıştı. ABD, bu yüzyılda denizaşırı ticaretle ilgileniyor ve dünyaya açılmaya çalışıyordu. İlk başlarda sömürgeci güçler kadar etkili olamasa da, ABD’nin etkisinin artacağı dönemler de gelecekti. Basra Körfezi’ne, Hindistan yolunun güvenliği nedeniyle en büyük ilgiyi İngilizler gösteriyordu.

Ortadoğu’da ilk petrol 1908 yılında İran’da bulundu. Bu tarihten sonra Irak, Bahreyn, Kuveyt ve Körfez’in diğer ülkelerinde petrol bulunmaya başlayınca ABD’nin bölgeye olan ilgisi de arttı. Bu dönemde Suudi Arabistan kurulma aşamasındaydı. 18. yüzyıldan beri iki kez devlet kurmuş olan Suudilerin devletleri yıkılmıştı. Üçüncü denemelerinde ise başarılı oldular. Bedeviler askerî gücü oluştururken, Vehhabilik dinî bir inanç oluşturuyordu. Suudlar da diğer ülkeler gibi Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı güç boşluğundan yararlanmışlardı.

Suudi Arabistan’da 1926’da Hicaz ve Necid Krallığı ilan edildi. ABD ilk başlarda diplomatik bir temsilcilik açmadı. Yeni kurulan bu ülkeye üst düzeyde ilgi göstermiyordu. Diplomatik temsilciliğin mali yükünü de hesaplıyorlardı. Suudlar, 1926’dan sonra diğer ülkeler nezdinde de tanınmaya ve istikrara kavuşmaya başladılar. Böylece, ABD de 1 Mart 1931’de Hicaz ve Necid Krallığı’nı resmen tanıdı. Bu tarihten önce petrol arama imtiyazı ABD’li bir şirkete verilmişti; ancak ABD, Suudi Arabistan’a hemen ilgi göstermemişti. Petrol bulunmadan önce Suudi Arabistan’ın en önemli gelir kalemi hacdan elde ettiği gelirlerdi.

1933 yılında Standard Oil of California (SOCAL), Suudi Arabistan ile petrol arama konusunda bir anlaşma imzaladı. ABD’nin bu dönemde Suudi Arabistan’da bir diplomatik temsilciliği yoktu. Körfez ülkelerinde bulunan petroller, Suudi Arabistan’da da petrol olabileceği ihtimalini güçlendiriyordu. Petrol araştırmacılarının umudu zaman zaman azalsa da, aramalarına devam ettiler ve 1938 yılında Dammam 7 numaralı kuyuda petrol bulundu. 1 Mayıs 1939’da ise İbn Suud, petrol sahasının Ras Tanura’daki terminale bağlanması törenine katıldı. Böylece ihracatın önü açılmış oldu. Günlük 4 bin varil petrol üretimine başlanmıştı.

Suudi Arabistan’daki petrol rezervlerinin büyüklüğü zamanla ortaya çıkmıştı. Suudi Arabistan’ın imzaladığı petrol anlaşması ABD ile değil, bir ABD şirketiyleydi. Zamanla ABD bu konuya el atacaktı. Çünkü dünyada petrolün kullanım alanları da o dönemde belirginleşiyordu. Petrol, artık kara araçları, donanma ve sanayi için vazgeçilmez bir malzeme hâline gelmişti. Kara ve deniz jeopolitiği ile hâkimiyeti teorilerine enerji jeopolitiği de eklenmişti. Büyük bir güç olabilmek için enerji kaynakları kontrol altında tutulmalıydı. ABD, İngiliz ve Fransızların yerini doldurmak istediğinde enerji kaynaklarını da kontrol etmeliydi. Ayrıca Amerikalı şirketlerin yatırımlarını da koruması gerekiyordu.

Suudi Arabistan’daki petrol sahasına Texaco da girdi. Petrol işletmesinin adı 1944 yılında Arabian American Oil Company, yani ARAMCO oldu. Daha sonraki yıllarda Exxon ve Mobil gibi ABD şirketleri de bu sahaya adım attı. ARAMCO sadece petrol çıkarmıyor; yollar, tesisler ve limanlar da yapıyor, teknik hizmetler de sunuyordu. Bu da, Suudi Arabistan’ın çehresinin değişmesinde önemli bir rol oynuyordu. Suudi Arabistan, göçebe ve tarımsal bir ekonomiden sanayileşme yoluna girmeye başlamıştı.

Suudi petrolünün çıkarılması ve dünyaya sunulması İkinci Dünya Savaşı dönemine denk geliyordu. Suudi Arabistan, Ortadoğu’da diğer ülkelere nazaran manda rejimi yaşamamış bir ülkeydi. Lakin petrol üretimi, savaşın getirdiği ikmal sorunları nedeniyle azaldı. 1940 yılında yıllık yaklaşık 5,1 milyon varil petrol üretiyordu. Bu miktar 1941’de 4,3 milyon varile gerilemişti. Savaşın bitiminde ise büyük bir büyüme yaşandı. Üretim, 1944 yılında 7,8 milyon varile, 1945 yılında ise 21 milyon varilin üzerine çıktı. Savaş yıllarında yolların güvenli olmaması gibi sebeplerden dolayı Suudi Arabistan’a gelen hacıların sayısında da düşüşler yaşandı. Savaş öncesinde yıllık 50-100 bin hacı gelirken bu sayı 20-30 binlere kadar düştü. Bu da, Suudi Arabistan ekonomisini olumsuz etkiledi. Suudi para sistemi de İngiliz sterlinine bağlıydı. Suudi Arabistan, bu bağımlılığı azaltmak için ABD’ye yaslanmaktan başka bir çare bulamıyordu. Savaş sırasında petrolün askerî önemi daha iyi anlaşıldı. Bu durum Suudi Arabistan’ın ABD’nin daha çok ilgisini çekmesini sağladı.

ABD Kongresi tarafından 1941 yılında “Lend-Lease Act” kabul edildi. Washington’un bu kararı, Mihver Devletleri’ne karşı savaşan ülkelere yardım etmeyi amaçlıyordu. Suudi Arabistan başlangıçta bu anlaşmaya dâhil edilmemişti. Savaş boyunca Suudi Arabistan’ın stratejik önemi giderek daha belirginleşti. Suudi Arabistan bu dönemde büyük mali sıkıntılar yaşıyordu. ABD, petrol şirketlerinin yatırımlarının zarar görmesini istemiyordu. Ayrıca İngiliz etkisinden korkuluyordu. Bölgenin istikrarsızlığa düşmemesi de temel hedef olarak belirlenmişti. Başkan Roosevelt, 18 Şubat 1943 tarihinde Lend-Lease yardımının Suudi Arabistan’ı da kapsamasına karar verdi. Böylece ikili ilişkiler, şirketler arası petrol ilişkilerinden çıkarak devletler arası ilişki hüviyeti kazanıyordu. Amerikan çıkarlarının güvence altına alınması konusunda önemli bir adım atılmıştı.

Başkan Roosevelt döneminde, 1943 yılında Suudi Arabistan’da daimî bir temsilcilik kurulmasına karar verildi. İlk Amerikan diplomatik temsilciliği, 19 Eylül 1943 tarihinde Cidde’de açıldı. Dahran’da (Zahran) ise 1944 yılında bir konsolosluk kuruldu. 1948’de Cidde’deki temsilcilik büyükelçilik seviyesine yükseltildi.

İbn Suud ile Başkan FDR

ABD Başkanı Roosevelt ile Kral Abdülaziz İbn Suud, 1945’te yüz yüze görüştüler. Bu görüşmeyi bizzat Roosevelt arzulamıştı. Buradan Suudi Arabistan’ın Amerika nezdinde büyük bir önem kazandığı anlaşılmaktadır. Görüşmede petrol endüstrisi, Filistin meselesi, askerî iş birliği ve Dahran’daki askerî hava üssü konuları gündeme geldi. Dahran’da 5 yıl ABD yönetiminde kalacak bir hava üssünün kurulması kararlaştırıldı. Suudi Arabistan’a önemli miktarda mühimmat verilmesine karar verildi. Petrol sanayisi de geliştirilecekti. Petrol karşılığında güvenlik söylemi ilk kez burada gündeme geliyordu. İbn Suud, Filistin topraklarında ayrıca bir Yahudi devleti kurulmasına da karşı çıkıyordu. Roosevelt, Yahudi göçü gibi konularda Araplara danışılmadan karar verilmeyeceği taahhüdünde bulundu. Roosevelt, kısa bir süre sonra hayatını kaybetti ve yerine Truman geçti. Truman ise tam tersi bir politika izleyecekti.

İkinci Dünya Savaşı sona ererken, Suudi Arabistan, Mihver Devletleri’ne savaş açtı. Bu durum, ülkenin uluslararası sisteme kolayca entegre olabilmesi açısından önemliydi. Mart 1945’te savaş ilan etti ve San Francisco Konferansı’na katıldı. Birleşmiş Milletler’in de kurucu üyeleri arasında yer aldı. Böylece uluslararası toplumun tanınmış bir üyesi konumuna yükseldi. Bunların gerçekleşmesinde ABD’nin rolü büyüktü. ABD ile ilişkiler şimdiden meyve vermeye başlamıştı. Ayrıca, ABD, 1946 yılında Suudi Arabistan’a 10 milyon dolar kredi verdi. Aynı yıl ABD silahlarını da alabilmek için 2 milyon dolar daha kredi sağlandı. İş birliği sadece savunma ve petrol üzerinden gelişmiyor; ABD, tarım, sulama, ulaşım ve haberleşme alanlarında da katkı sağlıyordu. Amerikan desteğiyle bir hava yolu şirketi bile kuruldu. Dammam ile Riyad arasında da ABD desteğiyle demiryolu inşa edildi. Böylece petrol bölgesi ile siyasi başkent arasında bir bağlantı kurulmuş oluyordu.

ABD ve Suudi Arabistan’ın anlaşamadığı en önemli nokta Filistin meselesiydi. İbn Suud, Filistinlilerin haklarını korumaya çalışıyordu. Ayrıca Batılıların bir sorunu olan Yahudi meselesinin bölgeye intikalini istemiyordu. Roosevelt’in yerine geçen Başkan Truman, İsrail’in kurulmasına tam destek verdi. Ayrıca İsrail’i kurulduktan hemen sonra tanıdı. Böylece ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde çatlaklar ortaya gelmeye başladı. Buna karşın, Washington ile Riyad hattında ilişkiler günümüze kadar ciddi krizler olmadan gelişmeyi başardı. Zamanla Suudların tavrı da İsrail’in Filistin Devleti ile birlikte var olması yönünde değişti. Ancak Başkan Trump’ın tüm çabalarına rağmen, bu konuda Riyad’ı İbrahim Anlaşmaları’na dahil edecek noktaya henüz ulaşılamadı.

Başkan Trump ve Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman

Sonuç

Erken dönem ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini ele aldığımız bu yazıda güvenlik, savunma ve enerji gibi konulara değindik. ABD ve Suudi Arabistan ilişkilerinin asıl olarak başladığı dönem, Roosevelt ile İbn Suud’un görüştüğü dönemdir. O tarihten beri ikili ilişkiler zamanla stratejik bir boyuta evirilmiştir. ABD’nin Suudi Arabistan’a birçok alanda katkısı olurken, Suudi Arabistan da sahip olduğu iki önemli unsuru ABD ile paylaşmıştır. Bunlardan birincisi petrol, ikincisi ise Suudi Arabistan’ın stratejik konumudur. Bu yazının konusu değildi; ancak ABD’nin Suudi Arabistan’daki üssü, Irak’ın Kuveyt’i işgali dolayısıyla cezalandırılmasında büyük bir rol oynayacaktı. 2 milyon km²’den büyük yüzölçümüyle Suudi Arabistan, büyük jeopolitik öneme sahip, stratejik açıdan değerli bir ülke konumundadır. ABD de Suudi Arabistan’ın bu konumunu fark etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, Avrupalı iki büyük gücün de sonunu getirdi. En azından eskisi kadar dünyada tek söz sahibi olamaz hâle geldiler. ABD, Avrupa’nın kalkınması için yardımda bulundu ve Avrupa da kendi içinde bir dayanışma mekanizması inşa etti. ABD, tek süper güç olarak bölgeyi dizayn etmeye başladı. İngiltere ve Fransa’nın, yani Avrupa’nın yerini ABD aldı. Suudlar, İngiltere karşısında ABD’ye yatırım yapmakla doğru ata oynamışlardı. Sonunda bu durum onlara istikrar, güvenlik ve ekonomik güç olarak geri döndü.

Günümüzde Suudi Arabistan çok boyutlu ilişkilere sahip olsa da hâlâ ABD ile önemli ölçüde ilişki içindedir. ABD’nin Ortadoğu’dan çekilme isteği, Çin ve Rusya gibi devletlerin bölgeye yönelik ilgisini arttırmıştır. Gelecek dönemde Ortadoğu’nun nasıl bir görünüm kazanacağı ise merak konusudur…

Ozan DUR

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.