Milliyetçiliğin Balkanlara Yolculuğu
1789 Fransız Devrimi, dünyaya özgürlük, eşitlik ve laiklik gibi birçok yeni kavram kazandırdı. Ancak bunlar arasında, dünya tarihinin seyrini belki de en fazla değiştiren fikir, milliyetçilik oldu. Yüzyıllardır süren imparatorlukların ve hanedanların karşısına halkların kendi kaderlerini belirleme düşüncesini çıkaran milliyetçilik, 19. yüzyıl boyunca ulus devletlerin doğuşuna zemin hazırladı. Fakat aynı fikir, zamanla birçok toplumda şovenizme ve fanatik bir vatanseverliğe dönüştü; milletlerin kendi kimliklerini yüceltirken başkalarını dışlamasına, hatta düşmanlaştırmasına yol açtı. Böylece, başlangıçta özgürleştirici bir fikir olarak ortaya çıkan milliyetçilik, yüzyılın ilerleyen dönemlerinde Avrupa’nın ve dünyanın savaşlara sürüklenmesinde rol oynayan, faşizmin de besleneceği tehlikeli bir ideolojik zemine dönüştü.
Bu dönüşümün en çarpıcı biçimde yaşandığı coğrafyalardan biri Balkanlar oldu. 1912’de Balkan Savaşları patlak verdiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllardır yönettiği topraklarda Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Karadağ gibi devletler bağımsızlıklarını büyük ölçüde kazanmış, şimdi ise sınırlarını genişletme mücadelesine girişmişti. Farklı milletlerin, dillerin ve mezheplerin iç içe yaşadığı Balkanlar, milliyetçiliğin en güçlü biçimde kök saldığı coğrafyalardan biri hâline gelmişti. Osmanlı yönetimine karşı başlayan ulusal ayaklanmalar, zamanla Balkan devletlerinin birbirleriyle ve bölgedeki diğer güçlerle yürüttüğü bir nüfuz mücadelesine dönüştü. Özellikle Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek üzerindeki hâkimiyeti, Sırp milliyetçiliğini daha da keskinleştirdi. Balkanlar’da biriken bu milliyetçi gerilim, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ın Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip tarafından öldürülmesiyle dünya tarihinin en büyük felaketlerinden birinin fitilini ateşleyecekti.
Tito’nun Bastırdığı Bomba
İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı savaşan sosyalist partizanların zaferiyle birlikte Balkanlar’daki etnik milliyetçilik bir süreliğine geri plana itildi. Mareşal Josip Broz Tito’nun önderliğinde kurulan Yugoslavya, Sırpların, Hırvatların, Boşnakların, Slovenlerin, Makedonların ve Karadağlıların altı cumhuriyetinin çatısı altında birlikte yaşadığı bir federasyona dönüştü. Sosyalist rejim ve Tito’nun güçlü otoritesi, farklı halklar arasındaki milliyetçi rekabeti uzun yıllar boyunca kontrol altında tutmayı başardı. Ancak milliyetçilik ortadan kalkmamıştı; yalnızca siyasetin merkezinden uzaklaştırılmış, Yugoslav kimliğinin gölgesinde tutulmuştu. Tito’nun 1980’deki ölümünün ardından bu denge giderek bozulmaya başladı. Ekonomik ve siyasi krizlerin de etkisiyle cumhuriyetler arasındaki eski kimlikler yeniden öne çıkarken, yıllarca bastırılmış Sırp, Hırvat ve diğer etnik milliyetçilikler yavaş yavaş Yugoslav kimliğinin yerini almaya başladı.
Etnik milliyetçiliğin yarattığı atmosfer, Balkan coğrafyasında önce insanlar arasında görünmez duvarlar örmeye başladı. Bir zamanlar farklı milletlerin birbirlerine anlattıkları fıkralar, yaptıkları şakalar ve paylaştıkları gündelik hayatın yerini giderek kimliklerin öne çıktığı bir toplumsal gerilim almaya başladı. Hoşgörü, tolerans ve komşuya duyulan saygının yerini etnik üstünlük düşüncesi, şovenizm ve geçmişin tarihi sembolleri üzerinden beslenen bir milliyetçilik dalgası aldı. Yugoslavya basketbol takımının uluslararası başarılarında bütün ülkenin gururla dalgalandırdığı Yugoslav bayrağının yerini artık Sırp ve Hırvat bayrakları almaya başlamıştı. Birlikte kazanılan bir zafer bile insanları aynı çatı altında buluşturmak yerine, hangi milletin daha üstün olduğu tartışmasının malzemesine dönüşüyordu.
Yugoslavya’nın Kanlı Çöküşü
Bu gerginliklerle 1990’lara gelindiğinde, Yugoslavya artık eski Yugoslavya değildi. Ülkenin siyasi yapısı çözülüyor, cumhuriyetler arasındaki güven hızla ortadan kalkıyordu. Sırbistan’da Slobodan Milošević’in yükselişiyle birlikte Sırp milliyetçiliği siyasetin merkezine yerleşirken, Yugoslavya’nın ortak geleceğine dair umutlar da giderek tükeniyordu. Birbirini suçlayan cumhuriyetlerin temsilcilerinden oluşan Yugoslavya meclisi çözülmeyi durduramaz hale geldi. Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte, yıllardır biriktirilen milliyetçi gerilim artık silahlı çatışmanın eşiğine geldi. Yugoslav Halk Ordusu’nun büyük ölçüde Sırpların kontrolünde olması ve sahip olduğu ağır silahlar Sırplara önemli bir askerî avantaj sağlarken, Hırvatistan da Avrupa’dan silah temin ederek yaklaşan savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmelerin ortasında ise, Boşnaklar, Yugoslavya’nın parçalanmasının kendileri için ne anlama geleceğini görerek, kendilerini giderek nereye varacağı belli olmayan bir savaşın ortasında buluyorlardı.
1992’de başlayan Bosna Savaşı, Balkan milliyetçiliğinin insanlığa ne kadar korkunç bir bedel ödeteceğini tüm dünyaya gösterdi. Üç yıl süren savaşta yüz binden fazla insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan evlerinden edildi. Saraybosna’nın yıllarca süren kuşatması, toplama kampları, sistematik tecavüzler ve kitlesel infazlar savaşın en karanlık yüzünü ortaya çıkardı. Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da ise Bosnalı Sırp güçleri tarafından 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü. Uluslararası mahkemeler tarafından soykırım olarak kabul edilen bu katliam, Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en korkunç suçlardan biri olarak tarihe geçti. Aynı yıl NATO, Belgrad’ı değil, Bosnalı Sırp güçlerinin Bosna-Hersek’teki mevzilerini hedef alan kapsamlı bir hava harekâtı başlattı. Bu müdahale, Bosna hükümeti ve Hırvat güçlerinin sahadaki ilerleyişiyle birlikte savaşın dengelerini değiştirdi ve tarafları barış masasına oturmaya zorladı. Aralık 1995’te imzalanan Dayton Barış Anlaşması ile Bosna Savaşı sona erdi.
Savaş Bitti, Milliyetçilik Ölmedi
Dayton Barışı silahları susturdu ancak Balkan milliyetçiliğini ortadan kaldırmadı. Etnik kimlikler üzerine kurulan siyasi yapı ve savaşın bıraktığı derin toplumsal yaralar, milliyetçiliğin yeniden güç kazanabileceği zemini korudu. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, bugünlerde, savaşın üzerinden otuz yıl geçtikten sonra yaşandı. Srebrenitsa’daki soykırım nedeniyle müebbet hapse mahkûm edilen Bosnalı Sırp General Ratko Mladić, 27 Ağustos’ta Lahey’deki Birleşmiş Milletler gözetimindeki cezaevinde hayatını kaybetti. Mladić’in ölümünün ardından Sırbistan’da ve Bosnalı Sırpların yaşadığı bölgelerde onu bir savaş suçlusu olarak değil, bir kahraman olarak gören tepkiler yükseldi. Sırbistan Adalet Bakanı’nın devlet ve askerî törenle defnedileceğini açıklaması ise büyük tepki çekti. Bu tartışmalar sürerken, Belgrad’ın ünlü futbol kulübü Crvena zvezda’nın (Kızılyıldız) taraftarları aynı gün oynanan Avrupa kupası maçında “Generale, večna slava i hvala” — “General, sonsuz şan ve teşekkürler” — yazılı bir pankart açtı. Kulüp de bu görüntüleri resmi sosyal medya hesabından paylaştı. UEFA, bunun üzerine kulüp hakkında ırkçı ve/veya ayrımcı davranış gerekçesiyle disiplin soruşturması başlattı.

Bir toplumun, kapı komşularının katili olarak hüküm giymiş bir savaş suçlusunu yıllar sonra kahraman olarak görebilmesi, üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir durumdur. Çünkü milliyetçilik, tarihsel hafızayı geçmişle yüzleşmek için değil, kendi milletinin suçlarını savunmak için kullanmaya başladığında faşizmin kapısını yeniden aralar. Balkanlar’da silahlar susmuş olabilir; ancak savaşları doğuran zihniyetin bütünüyle ortadan kalktığını söylemek hâlâ mümkün değildir. Bir savaş suçlusunun bugün kahramanlaştırılması, yarının savaşının habercisi olmayabilir. Ancak geçmişin suçlarını unutan ve onları yücelten toplumlar, aynı karanlığa yeniden sürüklenme tehlikesini her zaman taşır.
Yazımı, faşizm döneminde çocukluğu geçmiş ünlü İtalyan edebiyatçı Umberto Eco’nun hepimizi uyaran sözleriyle bitirmek istiyorum: “Faşizm masum kılıklarla, sivil giysilerle her an yeniden karşımıza çıkabilir. Bizim görevimiz faşizmi her gün izlemek ve dünyanın her yerinde onu teşhir etmektir.”

Ali EKİNCİEL




























































