İNGİLTERE’DE İŞÇİ PARTİSİ’NİN YENİ SÖYLEMİ DİKKAT ÇEKİYOR

upa-admin 30 Eylül 2026 69 Okunma 0
İNGİLTERE’DE İŞÇİ PARTİSİ’NİN YENİ SÖYLEMİ DİKKAT ÇEKİYOR

Giriş

Geçtiğimiz günlerde Andy Burnham’ın parti Genel Başkanı ve Başbakan olmasıyla gençleşme ve değişim sürecine giren İngiliz İşçi Partisi (Labour Party), Dışişleri Bakanı Ed Miliband ve Savunma Bakanı Wes Streeting gibi isimlerle yeni dönemde daha iddialı bir söylem benimsiyor. Ülkenin Nigel Farage ve Reform UK (Birleşik Krallık Reform Partisi) çizgisine kaymasından ve Avrupa kıtasıyla ilişkilerin bozulmasından endişe eden Labour, bu yeni dönemde daha halkçı ve solcu, ancak dış politikada da Batı ilkelerini her koşulda savunan tutarlı bir çizgi izlemeye çalışıyor. Bu bağlamda, geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Miliband ile Başbakan Burnham’ın yaptığı ses getiren konuşmalar, partinin ve hükümetin yeni çizgisini yansıtıyor. Bu yazıda, bu iki konuşma özetlenecek ve değerlendirilecektir.

Miliband’ın Dış Politika Manifestosu: Uluslararası Hukuk ve Avrupalı Dayanışması Vurgusu

Eylül ayı sonunda Liverpool’da parti kongresini düzenleyen İşçi Partisi’nde, parti üyeleri ve destekçileri, bu etkinlikte partinin yeni çizgisine açıklık getiren iki önemli konuşmaya tanıklık ettiler. Bunlardan ilki, Dışişleri Bakanı Ed Miliband’ın yaptığı konuşma oldu. Konuşmasına, ABD Hava Kuvvetleri tarafından da kullanılan Fairford Hava Üssü yakınlarında “terör eylemi hazırlığı içinde oldukları” şüphesiyle tutuklanan 5 kişiye başarılı şekilde müdahale eden ve ABD Başkanı Donald Trump’tan da övgü alan İngiliz güvenlik güçlerine teşekkür ederek başlayan Miliband, daha sonra İşçi Partisi’nin geleneksel değerlerini yeniden partinin merkezine koyan Başbakan Andy Burnham’la çalışmaktan ve Dışişleri Bakanı olarak görev yapmaktan duyduğu gururu ifade etti. Daha sonra, Nazilerden ve faşizmden kaçarak Birleşik Krallık’a hizmet eden anne ve babasının hayat hikâyesini kısaca aktaran Miliband, İşçi Partisi’nin Nazizmin yenilmesinde, Transatlantik güvenliği sağlayan NATO’nun kurulmasında ve demokrasi ile kurallara ve Birleşmiş Milletler’e dayalı savaş sonrası yeni dünya düzeninin kurulmasında çok etkili olduğunu da belirtmiştir. Bu geçmişle gurur duymaları gerektiğini belirten Burnham, ancak günümüzde savaşın Avrupa’ya geri döndüğünü ve demokrasinin tehdit altında olduğunu belirterek önlerinde zor bir mücadele dönemi olduğunu kaydetmiştir. Değerleri için savaşmaları gerektiğini vurgulayan genç Dışişleri Bakanı, refah ve barışa ulaşabilmeleri için, şimdilerde tehdit altında olan özgürlükler, hukuk devleti ve demokrasi için mücadele etmeleri gerektiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını öne çıkaran İngiliz yetkili, bunun İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük çatışma olduğunu belirterek, Ukrayna’ya desteğin ahlaki bir sorumluluk olduğunun altını çizmiştir. Savaşı Putin ve Rusya’nın kazanması halinde Avrupa güvenliğinin tehdit altına gireceğini iddia eden Miliband, bu konuda öncü bir konuma sahip olan ülkesi Birleşik Krallık’tan gururla söz etmiş ve asla Rusya’nın tehditlerine boyun eğmeyeceklerini vurgulamıştır. Bu doğrultuda, Miliband, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’e de destek açıklayarak, Ukrayna’ya destek konusunda Londra’nın kararlı olduğunu ortaya koymuştur.

Konuşmasının sonraki bölümünde ülkesini de “Avrupalı” bir devlet olarak takdim eden Miliband, bu nedenle Ukrayna’ya desteklerinin Rusya’ya karşıtlık veya Birleşik Krallık çıkarlarını korumanın ötesinde, Avrupalı müttefiklere verilen bir destek olduğunu da belirtti. Avrupa’nın sadece bir coğrafya değil, bir değerler bütünü olduğunun altını çizen Miliband, bu bağlamda ülkesini Avrupa’nın bir parçası olarak takdim ederek yeni dönemde Londra ile Brüksel (Avrupa Birliği-AB) arasında yaşanabilecek yakınlaşmaya da işaret etti. Ülkesinin ABD ve NATO ile ilişkilerini de çok önemli olarak belirten Miliband, Avrupa ile ilişkilerin gelişebileceği yeni bir dönemin sinyallerini vermiştir. Yeni güvenlik tehditleri olarak İran’ın vekil güçlerinin saldırılarını da belirten Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı, Hürmüz Boğazı’nın açılmasının küresel ekonomi ve İngiliz ekonomisi açısından kritik bir husus olduğunu da özellikle vurguladı. İklim krizi konusuna da kısaca değinen Ed Miliband, bunun ciddi bir güvenlik meselesi olduğunu ve bu konuda mutlaka uluslararası iş birliğiyle harekete geçilmesi gerektiğini söyledi. Yapay zekânın yarattığı riskleri de konuşmasında vurgulayan Miliband, bazı teknoloji şirketlerinin bu konuda ultra-liberal bir tavır benimsediğini, ancak kendilerinin bu konuda dikkatli davranacaklarını ve teknoloji devlerine teslim olmayacaklarını ifade etti.

Daha sonra Ortadoğu’daki İsrail-Filistin krizine değinen Ed Miliband, iki devletli çözümden yana olduklarını belirttiği konuşmasında, Hamas’ın saldırısının ardından Netanyahu hükümetinin Gazze’deki eylemlerinin “dünyanın vicdanında bir leke olduğunu” ve “Batı Şeria’daki işgalin tamamen yasa dışı olduğunu” ilan ederek, Londra’nın İsrail politikasında önemli bir ton değişikliğine imza attı. Kendisi de Yahudi köklerden gelen Miliband, bunun asla anti-Semitizm olmadığını ve anti-Semitizmi hiçbir zaman kabul etmeyeceklerini vurgulayarak, İsrail’de Netanyahu hükümetinin yaptıklarının savunulamaz olduğunu ve dünyada vicdanları yaraladığını söylemiştir. Etnik temizliği, yerleşimci vahşetini, savaş suçlarını ve yayılmacılığı kabul etmeyeceklerini ifade eden İngiliz Bakan, bu konuda harekete geçtiklerini; işgal bölgelerinden gelen ürünlere yasak getirdiklerini ve İngiliz sermayesi ile şirketlerinin işgal topraklarına yatırım yapmalarını engellediklerini de sözlerine ekledi. Doğruyu yaparak ve diğerlerini teşvik ederek değişimi sağlamaya çalıştıklarını belirten Dışişleri Bakanı, bu konudaki duruşlarının ahlaki açıdan doğru olduğunu özellikle vurguladı ve bunun Başbakan Burnham’ın liderliğiyle doğrudan ilişkili olduğunun da altını çizdi.

Konuşmasının son bölümünde Sudan’daki insani krize de değinen Miliband, görmezden gelinen bu konunun milyonlarca insanı etkilediğini belirtti. Finansal sistemde yapacakları değişimle gelişmekte olan ülkelere daha fazla destek olmak istediklerini de söyleyen Ed Miliband, bu şekilde konuşmasını partililerden gelen yoğun alkışlar eşliğinde tamamladı.

Miliband’ın konuşması, bence, özellikle a-) uluslararası hukuk vurgusu, b-) İsrail’in aşırıcılığına yönelik tepkiler ve c-) Avrupa Birliği’ne yönelik sıcak mesajlar olmak üzere üç yönüyle öne çıktı.

Başbakan Burnham’ın Tarihi Konuşması: Sol Siyaset Adaya Geri Dönüyor

Parti kongresinin kapanış konuşmasında sahne alan Başbakan Andy Burnham ise, birçok basın mensubunun “tarihi” olarak nitelendirdiği farklı ve iddialı bir konuşma yaptı. Örneğin, The Guardian‘dan Jessica Elgot, Başbakan’ın neredeyse tamamen kendisinin yazdığı konuşmanın radikalizmle dolu olduğunu, ancak Burnham’ın iddialı planlarını gerçekleştirebilmesi için sonraki seçimleri beklemesi gerektiğini yazdı. BBC‘den Brian Wheeler ise, kravatsız ve rahat bir şekilde sahneye çıkan Burnham’ın kamuculuğu yeniden gündeme getiren farklı bir konuşma yaptığını belirtti. Bu bağlamda, Wheeler, İngiltere’de devlet emeklilik maaşlarının (state pension) her yıl enflasyon, ortalama ücret artışı veya yüzde 2,5 oranlarından en yüksek olanı baz alınarak arttırılmasını garanti eden “triple lock” (üçlü kilit/üçlü koruma) uygulamasına 2030’a kadar devam edeceğini açıklayan Burnham’ın seçim sistemini değiştirme ve vefat eden babasını anmasını da diğer önemli hususlar olarak öne çıkardı.

Başbakan Burnham, konuşmasına kendi hayat hikâyesinden kesitler sunduğu duygusal bir bölümle başladı ve geleceğe dair umut dolu ifadeler kullandı. Henüz 10 haftadır Başbakan olduğunu anımsattığı bu bölümde, Birleşik Krallık’ın yıllar içinde yaşadığı gelişim ve dönüşümden söz eden Burnham, bu süreçte etkili olan partisi Labour‘a duyduğu saygı ve sevgiyi de özellikle vurguladı. Son dönemde ülkelerinin geldiği noktanın kendilerini memnun etmediğini ve insanların birçok konudan şikâyetçi olduğunu belirten Burnham, bu nedenle gerçek bir konuşma yapacağını söyleyerek Britanya’da büyük bir dönüşüme öncülük edeceğine dair sinyaller verdi. Bu bağlamda, ülkesinin bir süredir yanlış yolda olduğunu iddia eden Burnham, endüstrisizleşme, deregülasyon, özelleştirme ve kemer sıkma politikalarının olumsuz sonuçlar doğurduğunu vurgulayarak, yeniden “kamu yararı” temelinde politikalar uygulamak istediğini söyledi. Değişimin zor olacağını kabul eden İngiliz Başbakan, buna karşın bu süreci gerçekleştirebilecek güçte olduklarının altını çizdi ve umutlu olduklarını ifade etti.

Bu bağlamda Başbakan Burnham’ın öne çıkardığı ilk büyük değişim konusu Brexit’in olumsuz etkileri oldu. Brexit sonrasında yaşanan 10 yılın ülkede yarardan çok zarara yol açtığını belirten Burnham, “Brexit işe yaramadı” sözleriyle bu süreci tersine çevirmeyi gündeme getiren (Breturn) ilk Başbakan olarak tarihe geçti. Elbette bu süreç hemen gerçekleşmeyebilir; ancak Başbakan’ın bu konudaki kararlı duruşu, yakın gelecekte Birleşik Krallık’ın yeniden AB’ye üye olabileceğini, ya da Brüksel ile ilişkilerini farklı modeller üzerinden geliştireceğini göstermektedir. Nitekim Dışişleri Bakanı Miliband’ın konuşması da benzer bir ton taşımaktadır. 

Andy Burnham, konuşmasında stratejik sektörlerde ve altyapıda kamu kontrolünü arttırma sözü de verdi. Bu şekilde, Burnham, Margaret Thatcher ile başlayan neoliberalizm dönemine karşı açıkça bayrak açtı ve farklı ve daha kamucu bir dönemin sinyallerini verdi. Burnham, bunu şu sözlerle ifade etti: “Seleflerimin yapamadığı şeyleri yapmaya hazırım. Son 40 yılın gidişatıyla bağları koparacak ve Britanya’yı yeni bir yola sokacağım. Yeni bir ekonomi ve yeni bir siyaset inşa edeceğiz.” Margaret Thatcher döneminde getirilen su şirketlerinin kamulaştırılmasına yönelik ideolojik yasakları kaldıracak yeni yasalar getireceğine söz veren Başbakan, ayrıca, özel sektörle rekabet edecek ve enerji şebekesine kamu yatırımı yapacak “Great British Grid” adında tamamen devlete ait yeni bir elektrik şirketi kurulacağını duyurdu.

Toplu konut projeleri konusunda da hayli iddialı sözler sarf eden Birleşik Krallık Başbakanı, Konut Bakanı Angela Rayner öncülüğünde bu konuda yeni ev sahibi olacaklara yönelik yardım sağlayacak yeni programların hazırlandığını söyledi. Burnham, sosyal demokrat bir lider olarak konut projelerine verdiği önemi bu şekilde ortaya koydu. Burnham, ulaşım konusunda da indirimler içeren yeni bir programın hayata geçirileceğini müjdeledi. 

Başbakan Burnham, konuşmasında ayrıca Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) benzeri kapsamlı bir sosyal bakım modeli (National Care Service) kurma sözü verdi. Burnham, bu reformu finanse edebilmek için gerekirse vergi artışlarını göze alacağını da belirterek, geçmiş siyasetçileri bu adımı atmadıkları için “korkaklık“la suçladı. Burnham, bu bağlamda Alzheimer hastalığı nedeniyle vefat eden babasının hastalığının ilerlemesi yüzünden oğlunun Başbakan olduğunu bile anlayamadığını anlatırken duygusal anlar da yaşadı. Ek olarak, sosyal bakım reformlarının finansmanını sağlamak amacıyla devlet emekliliğindeki “üçlü kilit” (triple lock) sisteminin 2030 yılından itibaren değiştirileceğini açıklayan Burnham, devletlerinin borçlanmasını kontrol altına almak adına mali disiplinden taviz vermeyeceğini ve gerekirse sosyal yardımlarda kesintiler içeren zor kararların gündemde olduğunu vurguladı. Bu şekilde, Burnham, sıkı mali kurallara da vurgu yaptı.

Burnham, bunların yanı sıra, mevcut parlamento dönemi boyunca İşçi Partisi’nin seçim manifestosuna sadık kalacağını (tek pazar ve Gümrük Birliği dışında kalma) taahhüt etse de, 2029 genel seçimlerinde ülkeyi yeniden AB’ye kazandırmak, tek pazara dönmek veya Gümrük Birliği’ne girmek gibi seçenekleri kampanya kapsamında halkın önüne koyabileceğini söyledi.

Burnham’ın konuşmasında vurguladığı bir diğer önemli husus ise seçim sisteminde yapılacak değişikliklerdi. Mevcut Westminster seçim sistemi olan “çoğunluk sistemini” (first-past-the-post) eleştiren Burnham, sadece yüzde 30 civarı oyla bir partinin devasa çoğunluklar elde etmesini adaletsiz bularak, İngiltere’yi nispi temsil sistemine (proportional representation) geçirme taahhüdünde bulundu.

Sonuç

Sonuç olarak, bugün değerlendirdiğimiz iki önemli konuşma, iktidarı bırakmak istemeyen İşçi Partisi’nin sonraki seçime kadar İngiltere’de büyük bir değişime öncülük edeceğini göstermektedir. Bu değişimin iç politika ayağını bizzat Başbakan Andy Burnham yönlendirirken, dış politika sürecine de Dışişleri Bakanı Ed Miliband yön vermektedir. Bu değişimin temel parametreleri ise; (iç politikada) halkın alım gücünü ve yaşam kalitesini yükseltmek için yapılacak kamu uygulamaları, ekonomide kamuculuğun yeniden dönüşü, toplu konut projelerine ağırlık verilerek fakirliğin azaltılması ve neoliberal reçetelerden uzak kalınması ve sol popülizmle İşçi Partisi tabanının canlandırılması, (dış politikada) AB ile daha yakın ilişkiler ve ileride AB’ye yeniden dönülebilmesi yolunda gerekli öncü adımların atılması, Rusya karşısında direnen Ukrayna’ya tam desteğin sürmesi, demokratik değerleri paylaşan devletlerle uyumlu ve iş birliği içerisinde olunması ve İsrail’in hukuk dışı uygulamaları karşısında Londra’nın sesinin yükseltilerek önleyici eylemlerinin arttırılması şeklinde özetlenebilir.

Bunlar, kuşkusuz İşçi Partisi’ne yeni bir soluk kazandırarak iktidarlarını sürdürmelerine yardımcı olabilir. Ancak bu hususta ABD ile yakın ilişkileri sürdürebilmek de Londra açısından çok önemlidir. Bu konuda solu pek sevmeyen Başkan Trump’la iyi geçinmek ise, kuşkusuz kolay değildir. Diliyoruz, Başbakan Burnham, selefi Keir Starmer’dan bu konuda daha başarılı olabilir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.