EGE’NİN YEŞİL GÖRÜNÜMLÜ MAVİ MÜCADELESİ: DENİZ PARKLARI GERİLİMİ

upa-admin 20 Ağustos 2026 104 Okunma 0
EGE’NİN YEŞİL GÖRÜNÜMLÜ MAVİ MÜCADELESİ: DENİZ PARKLARI GERİLİMİ

Bir deniz parkı, ilk bakışta balıkların, deniz kaplumbağalarının, Akdeniz foklarının ve hassas ekosistemlerin korunmasına yönelik teknik bir çevre düzenlemesi gibi görünür. Ancak söz konusu Ege Denizi ve Doğu Akdeniz olduğunda, harita üzerinde çizilen hiçbir sınır yalnızca çevresel bir anlam taşımaz. Çünkü Türkiye ile Yunanistan arasında henüz çözülememiş deniz yetki alanları, kıta sahanlığı, karasuları ve bazı ada, adacık ve kayalıkların statüsü gibi sorunlar bulunmaktadır. Böyle bir coğrafyada “koruma alanı” adı altında çizilen her sınır, kaçınılmaz biçimde egemenlik ve yetki tartışmalarının bir parçası hâline gelmektedir.

Deniz parkları üzerinden yaşanan son gerilimi doğru değerlendirebilmek için sürecin başlangıcına dönmek gerekiyor. Yunanistan, 2024 yılında Ege ve İyon denizlerinde iki büyük deniz parkı oluşturacağını duyurmuş; 21 Temmuz 2025’te parkların sınırlarını açıklamıştı. Güney Kiklad Adaları çevresinde oluşturulması planlanan Ege Deniz Parkı yaklaşık 9.500 kilometrekarelik bir alanı kapsarken, iki parkın toplam büyüklüğünün 27.500 kilometrekareye ulaşacağı belirtilmişti. Atina yönetimi, bu girişimi, 2030 yılına kadar deniz alanlarının yüzde 30’unu koruma altına alma hedefiyle ve dip trolü gibi yıkıcı balıkçılık faaliyetlerinin sınırlandırılmasıyla açıklamıştı. Reuters’in aktardığına göre, Yunanistan, söz konusu alanların kendi karasuları içerisinde bulunduğunu savunuyordu.

Türkiye ise, daha Yunanistan’ın ilk açıklamayı yaptığı 2024 yılında, çevre korumasının Ege’deki egemenlik ihtilaflarını örtecek bir araç hâline getirilmemesi gerektiğini bildirmişti. Ankara’nın temel itirazı, aidiyeti uluslararası antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş bazı ada, adacık ve kayalıkların park sınırlarına dâhil edilme ihtimaliydi. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığının 21 Temmuz 2025 tarihli açıklamasında, Yunanistan’ın tek taraflı girişiminin Ege sorunları bakımından hukuki sonuç doğurmayacağı vurgulanmış; Ege ve Akdeniz gibi kapalı veya yarı kapalı denizlerde çevre dâhil bütün alanlarda kıyıdaş devletler arasında iş birliği yapılması gerektiği belirtilmişti.

Sürecin son halkası ise 16 Ağustos 2026 tarihinde ortaya çıktı. Türkiye, 11626 ve 11627 sayılı Cumhurbaşkanı kararlarıyla Fethiye-Kaş açıklarında yaklaşık 21.706 kilometrekarelik, Kuzey Ege’de ise yaklaşık 1.742 kilometrekarelik iki alanı “Deniz Millî Parkı” olarak ilan etti. Fethiye-Kaş Deniz Millî Parkı’nın Meis çevresindeki hassas deniz alanlarına, Kuzey Ege Deniz Millî Parkı’nın ise Gökçeada, Limni ve Semadirek hattına yakınlığı kararın jeopolitik boyutunu öne çıkardı. Karar, her ne kadar deniz biyolojik çeşitliliğinin korunması amacıyla alınmış olsa da, zamanlaması nedeniyle Yunanistan’ın önceki hamlesine verilmiş stratejik bir karşılık olarak okunmaya başladı. İlan edilen alanların büyüklüğü ve konumu hakkındaki bilgiler, kararlara ilişkin güncel haberlerde de ayrıntılı biçimde yer aldı.

Atina’nın tepkisi gecikmedi. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, Türk parklarının karasuları dışına çıktığını, uluslararası suları ve Yunan kıta sahanlığı olarak nitelendirdiği alanları kapsadığını ileri sürdü. Bu nedenle, kararların uluslararası hukuk bakımından sonuç doğurmayacağını savunan Atina, Türkiye’yi tek taraflı fiilî durum yaratmaya çalışmakla suçladı. Böylece bir yıl önce Ankara’nın Yunanistan’a yönelttiği itirazların neredeyse aynısı, bu kez Atina tarafından Türkiye’ye yöneltilmiş oldu.

Ancak tartışmada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir hukuki ayrım vardır. Karasuları üzerinde devletin egemenliği söz konusudur. Münhasır ekonomik bölgede kıyı devleti doğal kaynaklar ile deniz çevresinin korunması konusunda belirli egemen haklara ve yetkilere sahiptir. Kıta sahanlığı ise esas olarak deniz yatağı ve toprak altındaki kaynaklara ilişkin haklar doğurur; su sütunu üzerinde otomatik ve sınırsız egemenlik sağlamaz. Uluslararası sularda ise bir devletin kendi iç hukukuna dayanarak bütün üçüncü devletleri bağlayan genel bir koruma rejimi kurması mümkün değildir.

Dolayısıyla, Türkiye’nin millî park ilanı, tek başına yeni bir deniz sınırı oluşturmadığı gibi Yunanistan’ın kıta sahanlığı iddiası da uyuşmazlığın kesin olarak çözüldüğü anlamına gelmez. Bir deniz parkının hukuki niteliği yalnızca adına bakılarak belirlenemez. Parkın koordinatları, hangi faaliyetlerin yasaklanacağı, kuralların kimlere uygulanacağı, denetimin nasıl gerçekleştirileceği ve yetkinin hangi hukuki temele dayandırıldığı birlikte incelenmelidir. Türkiye’nin ulusal hukukuyla aldığı karar, Türk kurumları ve vatandaşları bakımından sonuç doğurabilir; ancak tartışmalı veya ulusal yetki alanlarının ötesindeki bölgelerde üçüncü devletlere karşı kendiliğinden sınırsız bir yetki yaratamaz. Aynı şekilde Yunanistan’ın daha önceki park ilanları da ihtilaflı coğrafi formasyonların aidiyetini tek taraflı biçimde kesinleştiremez.

Asıl mesele, çevre korumasının giderek deniz jeopolitiğinin yeni bir araçlarından biri hâline gelmesidir. Geçmişte kıta sahanlığı araştırmaları, sondaj gemileri, askerî tatbikatlar ve deniz yetki alanı haritaları üzerinden yürütülen rekabet, bugün deniz mekânsal planlaması ve koruma bölgeleri üzerinden devam etmektedir. Böylece çevre politikası, egemenlik iddialarının daha kabul edilebilir bir dille sunulduğu “yeşil jeopolitik” alanına dönüşmektedir.

Bu durum küçümsenmemelidir. Çünkü kâğıt üzerindeki park sınırlarını balıkçılık yasakları, ruhsatlandırma işlemleri, araştırma izinleri, sahil güvenlik denetimleri ve idari yaptırımlar takip edebilir. Tam da bu aşamada çevresel bir düzenleme, denizde karşılıklı yetki kullanımına ve istenmeyen bir güvenlik krizine dönüşebilir. Ege’de gerilim çoğu zaman büyük siyasi kararlardan değil, sahada karşılaşan iki kamu otoritesinin aynı alan üzerinde yetki kullanmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır.

Bununla birlikte, deniz ekosistemlerinin korunması ertelenebilecek bir mesele değildir. Aşırı avlanma, kirlilik, kontrolsüz turizm, istilacı türler ve iklim değişikliği hem Ege’yi, hem de Doğu Akdeniz’i hızla dönüştürmektedir. Uluslararası deniz hukukunun temel yaklaşımı da deniz çevresinin korunmasını ortak bir yükümlülük olarak kabul etmektedir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 192. maddesi deniz çevresini koruma yükümlülüğünü düzenlerken, 123. maddesi kapalı ve yarı kapalı denizlere kıyısı bulunan devletleri iş birliğine teşvik etmektedir. Ayrıca ulusal yetki alanlarının ötesindeki deniz biyolojik çeşitliliğine ilişkin BBNJ Anlaşması’nın 17 Ocak 2026’da yürürlüğe girmesi, açık denizlerde koruma alanlarının tek taraflı uygulamalar yerine çok taraflı mekanizmalarla ele alınması yönündeki eğilimi güçlendirmiştir. Birleşmiş Milletler kayıtları, bu yeni dönemin hukuki zeminini ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, Türkiye ve Yunanistan’ın önünde iki seçenek bulunmaktadır. Birinci seçenek, birbirlerinin park ilanlarına yeni haritalar ve karşı açıklamalarla cevap vermek; böylece çevre korumasını bir egemenlik yarışına dönüştürmektir. İkinci ve daha rasyonel seçenek ise, egemenlik iddialarından vazgeçmeden, deniz çevresini ortak bir iş birliği alanı hâline getirmektir.

Bunun için iki ülke arasında ortak bir deniz ekosistemleri bilim kurulu oluşturulabilir; göçmen türler, balık stokları ve deniz kirliliği hakkında ortak bir veri tabanı hazırlanabilir. Tartışmalı alanlarda alınacak çevresel önlemlere, tarafların egemenlik ve deniz yetki alanı tezlerine zarar vermeyeceğini belirten açık bir “hak kaybı doğurmama” kaydı eklenebilir. Parklardaki denetim ve yaptırım kuralları şeffaf bir şekilde yayımlanabilir. Ayrıca belirli bölgelerde ortak veya eş güdümlü koruma alanları kurularak çevre politikası, çatışma üretmek yerine güven artırıcı bir mekanizmaya dönüştürülebilir.

Ege’nin balıkları, deniz kaplumbağaları ve fokları iki ülkenin siyasi haritalarını tanımıyor. Deniz kirliliği de karasularının altıncı milinde durmuyor. Türkiye ve Yunanistan bu gerçeği kabul ederek hareket ederse deniz parkları yeni bir gerilim başlığı olmaktan çıkıp bölgesel çevre diplomasisinin örneğine dönüşebilir.

Aksi hâlde Ege’de “yeşil” gerekçelerle çizilen her yeni sınır, zaten yeterince derin olan “mavi” fay hatlarını biraz daha harekete geçirecektir. Denizleri gerçekten korumanın yolu ise karşılıklı haritalarla üstünlük kurmaktan değil, hukuku, bilimi ve hakkaniyeti aynı masada buluşturmaktan geçmektedir.

Dr. Oğuzhan MANİOĞLU

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.