LİBYA KRİZİ’NE ANGAJE OLAN KİLİT AKTÖRLER VE POLİTİKALARI: SAHADA VE MASADA SON DURUM

upa-admin 01 Ekim 2020 3.388 Okunma 0
LİBYA KRİZİ’NE ANGAJE OLAN KİLİT AKTÖRLER VE POLİTİKALARI: SAHADA VE MASADA SON DURUM

Giriş

Arap Baharı dalgasıyla sarsılan ülkelerin başında gelen Libya’da Muammer Kaddafi’nin otoriter rejiminin devrilmesiyle ülkeye gerçek anlamda demokrasinin geleceğine yönelik umutlar cari gelişmeler bağlamında ertelenirken, siyasi otoritenin sağlanamaması neticesinde Kaddafi rejimini de aratacak şekilde iç çatışmalar, katliamlar ve huzursuzluklar ülkeye ve toplumsal yapıya egemen olmuştur. Fayiz es-Sarrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat/Uzlaşı Hükümeti’nin (UMH) otoritesine karşı çıkan Körfez destekli General Halife Hafter’in meşru hükümete olan başkaldırısı ve silahlı şiddete başvurması neticesinde birçok masum sivil hayatını kaybederken, ülkedeki sosyal ve ekonomik yaşam da felce uğramıştır. Uluslararası toplumun ikinci bir Suriye’ye dönmesinden çekindiği, ancak bunu engellemek adına somut adımların da çok yavaş atıldığı Libya’daki istikrarsız ortam, yeni bir vekâlet ve yıpratma savaşı pratiğine dönüşmüş durumdadır. İlginç ve düşündürücü olan ise, bölgede 10 yıllık bir kriz olan Suriye Krizi’ne henüz tatminkâr bir çözüm formülü bulunamamışken, bir de potansiyel Libya Krizi’nin eşiğine gelen Ortadoğu’daki bu istikrarsız ortamın, tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisinin gölgesi altında yeni çatışmalar ve krizlerle daha da derinleşmesidir. Bu çalışmada, Libya Krizi’ne müdahil olan çeşitli bölgesel ve küresel aktörlerin politikaları ile Berlin Konferansı ekseninde yerel aktörler olan Ulusal Mutabakat Hükümeti ile milis lider Halife Hafter’in krizin siyasî çözümüne yönelik süreçlerdeki tavırlarından bahsedilecektir. Son olarak, güncel gelişmeler bağlamında Türkiye’nin Libya’daki artan askerî ve siyasî aktivizminden hareketle, Ankara’nın Libya politikasının öne çıkan unsurları analiz edilecektir.

Anahtar Kelimeler: Libya, Arap Baharı, Berlin Konferansı, Ulusal Mutabakat Hülümeti, Türkiye.

 

1. Arap Baharı Sonrası Libya: Kaddafi Sonrası Dönemin Temel Gelişme ve Dinamiklerini Anlamak

2011 yılında Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında görülmeye başlanan halk hareketlerine verilen genel bir isim olarak benimsenen “Arap Baharı/Arab Spring”, dünyanın geri kalanı tarafından bu bölgede otoriter rejimlerin yıkılacağı, demokrasi dalgasının hızla yayılarak yaklaşık 400 milyonluk Arap dünyasını radikal bir transformasyona uğratacağı şeklinde algılanmıştı.[i] Gerçekten de, Batı’nın temsil ettiği liberal ve demokratik değerler sistemine yabancı ve görece bu kavramlarla geç tanışmış olan Ortadoğu bölgesinde bir Arap istisnacılığından söz edilirken, yıllardır otoriter rejimlerle yönetilen bölge halklarının gösterdiği kollektif dinamizm, demokratikleşme dalgasının Arap toplumlarında da yayılmasının önünü açmıştır. Esasen demokratikleşme sürecini “seçilmemiş olan bir yönetimin yerini serbest, açık ve dürüst bir seçimle seçilmiş bir yönetimin alması” şeklindeki temel prensiple açıklayan Huntington’a göre; ters dalgalarla karşılaşmış olan dünyadaki demokratikleşme dalgalarının birincisini Amerikan ve Fransız devrimleriyle beslenen 1828’deki ABD Başkanlık seçimleriyle birlikte dünyada gittikçe demokratik tarzda seçimlerin ve yönetimlerin yaygınlaşması oluştururken, ikincisini İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanması ve dekolonizasyon süreci temsil eder. Üçüncü demokratikleşme dalgası ise, Portekiz Diktatörlüğü’nün (Salazar rejimi) 1974’te sona erişini izleyerek Avrupa, Asya ve Latin Amerika’daki yaklaşık 30 ülkede otoriter rejimlerin yerini demokratik rejimlerin alması sürecine tekabül eder.[ii]

Huntington’ın demokratikleşme kavramını dünya tarihinin 18. yüzyıldan günümüze vuku bulan temel siyasal gelişmelere işaret eden olaylarına dayanarak üç temel dalga halinde sunan bu argümanına atfen, 2011 yılında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da görülen halk hareketlerinin de bu muazzam dalgaların dördüncüsü olduğu savı ileri sürülmüştür.[iii] Yine Muhammed Bouazizi’nin  2010 yılının Aralık ayında gerçekleştirdiği kendini yakma eylemiyle ateşlenen toplumsal ve siyasal devrim dalgalarına gelinceye dek, Ortadoğu için önem teşkil eden ve çeşitli sonuçlar doğuran kırılma noktaları da yaşanmıştır. Bunlar; 1-) İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde bölgedeki birçok ülkenin manda ve himaye rejimlerinden kullanarak “kâğıt üstünde” de olsa bağımsızlıklarını kazanmaları (buna kısaca ‘dekolonizasyon süreci’ de diyebiliriz), 2-) 1948’de bölgede büyük bir infiale ve savaşlar serisine yol açan İsrail Devleti’nin kurulması, 3-) 1979 İran İslam Devrimi ve Mısır’la Arap devletleri arasındaki blokajı kaldıran “Camp David Antlaşması”, 4-) 1991’de Soğuk Savaş’ın sona ermesi, iki kutuplu sistemin yıkılması ve bunu müteakiben gelişen Körfez Savaşı, 5-) 11 Eylül 2001 terör saldırıları sonrasında Afganistan’ın ve 2003’de Irak’ın işgaliyle anti-Amerikancılığın bölgede had safhaya ulaşması ve 6-) Günümüze gelinceye dek tarihsel süreç içerisinde İran, Mısır, İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin Ortadoğu alt-sisteminde birbirlerine karşı giriştikleri alan açma ve bölgesel liderlik mücadeleleridir.[iv]

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Arap Baharı hareketlerinin demokratikleşme dalgalarının sonuncusu/dördüncüsü olarak sunulması yıllardır Ortadoğu bölgesi üzerine yürütülen “Arap istisnacılığı” retoriğine ket vurmuş, bilgi ve iletişim teknolojileri (BİT) ile eğitimli ve şehirli gençlerin lokomotifi olduğu Arap Baharı dalgası özellikle Tunus, Libya, Mısır, Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde toplumsal adalet, ekonomik fırsatlar ve  siyasal özgürlükler konusunda daha fazla hak taleplerini gündeme getirmiştir. Anılan bölge ülkelerinde demokratik hak taleplerinin, dahası demokratik ve liberal Batılı değerler temelinde örgütlenmiş siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemlerin neden bu kadar geç kaldığı/geldiği konusunu Ortadoğu’daki kültürel farklılığa indirgeyerek inceleyen Oryantalist akım ve Daniel Pipes, Samuel Huntington, Elie Khedourie gibi Şarkiyatçılar, bölgenin siyasal, kültürel ve toplumsal yapısı ile hâkim inancı olan İslam dininin demokratik değerlerle karşıtlık içerisinde olduğunu iddia etmektedirler.[v]

Ancak bu görüşe karşı çıkanlar da bulunduğu gibi, Edward Said ve diğer yazarlar “Batı’nın kendi kurgusu olan bir Doğu”dan başkasına inanmak istemediğini belirtmektedir. Yine tarihsel olarak Ortadoğu’daki muhtelif ülkelerde İhvan-ı Müslimin, Baas ve Ennahda gibi Pan-Arabist, sosyalist, siyasal İslamcı ve değişik nitelikte birçok muhalif siyasal hareketin geliştiğini, bunun da aslında demokrasi kültürünün varlığına bir işaret oluşturduğunu, dahası İslam’ın ve İslami hareketlerin demokrasi ile tezat oluşturmadığı aksine meşveret, riyaset, Darül Sulh gibi İslami kavramların teorik temelde; Medine Vesikası, Akabe Biatları ve Veda Hutbesi gibi birçok olay ve belgenin de tarihsel düzlemde demokrasiyle örtüştüğünü de belirtmemiz gerekiyor.

Ortadoğu ülkelerinde Batı’ya nispeten demokratikleşme hareketlerinin ve siyasal özgürlüklerin geç gelişmesinin sebeplerinin yine bizzat Batı’dan kaynaklandığını iddia etmek ise sanırım yanlış olmaz. Britanya (İngiltere) ve Fransa’nın mandater yönetimlerinden ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurtularak bağımsızlık kazanan bölgedeki ülkelerin, Mısır’daki Batı destekli 30 yıllık Hüsnü Mübârek rejimi gibi, senelerce  otoriter rejimlerle yönetilmesi demokratik değerlere dayalı bir toplumsal ve siyasal kültürün gelişmesini engellemiştir. Parlâmento, seçim ve serbest oy kullanma gibi kavramlarla daha önce hiç tanışmamış olan bu ülkelerde, darbe ve karşı-darbelerin adeta bir devlet geleneği halini alarak birbirini izlemesi düzenli ve sistemli bir demokrasinin işleyişini de geciktirmiştir.

Yaklaşık 42 yıl gibi uzun bir süre Muammer Kaddafi’nin otoriter rejimiyle yönetilen Libya da, Arap Baharı dalgasıyla demokratik bir siyasal sistemin gemen olup olmayacağı en çok merak edilen ülkelerin başında gelmekteydi. Bu açıdan, Arap Baharı denilen halk hareketleri öncesinde, devrim hareketleri sürecinde ve sonrasında, Libya, gerçekten değerlendirilmesi en elzem bölge ülkelerinin başında gelmektedir. Kuzey Afrika’da Akdeniz kıyısında bulunan Libya, jeostratejik ve jeoekonomik açılardan önemli bir ülkedir. Libya adı, antik Mısırlıların bölgenin yerlisi olan ve günümüzde Berberi olarak tanınan Lebu” sözcüğünden gelmektedir. Afrika’nın en büyük petrol rezervlerine sahip olan ve Akdeniz kıyısı boyuca doğu-batı yönünde uzanan Libya, tarihsel olarak Fenikeliler, Kartacalılar, Büyük İskender, Roma ve Bizans İmparatorluklarından sonra  Osmanlı Devleti egemenliğine 1553 yılında girmiş ve 1611 yılında  bu ülkeye has oluşturulan Dayılık Sistemi ile yönetilmeye başlanmıştır. Yerel aşiretler üzerinde otoritesi olan ve dini, askeri ve sivil liderlerin olduşturduğu bir meclis tarafından seçilen ve yetkilerini hocatu’l havl adındaki bir Divan vasıtasıyla kullanan Dayı’nın bölgenin en üst yöneticisi olarak vergi toplama, anlaşmazlıkları çözümleme ve adalet dağıtma gibi yetkileri bulunmaktaydı. 1830 yılına kadar toplam 29 Dayı’nın yönettiği Libya’da, İmparatorluğun zayıflaması sonucu yerel isyanlar çoğalmış, ancak 1. ve 2. “Berberi Savaşları” sonucunda ülkede yönetimi tekrar sağlayan Osmanlı Devleti, 1835’te Libya’daki hâkimiyetini pekiştirmiştir.[vi]

Ancak ne var ki, 1911 yılında gerçekleşen İtalyan işgaliyle birlikte Libya’daki Osmanlı egemenliği son bulmuş ve Trablusgarp Savaşı sonrasında imzalanan Uşi Antlaşması ile de İtalyanlar burada kontrolü ele geçirmişlerdir. İtalyan işgali ise bölgede ummadık bir direnişle karşılaşmış; nitekim bölgeye özgü bir Sünni doktrin olan Senusilik etkisi ve  Ömer Muhtar’ın liderliğiyle yapılan yerel mücadele uzun süre İtalyan yöneticilerini uğraştırmıştır. Ömer Muhtar’ın 1931’de idam edilmesi ile kırılan direnişin ardından bölgeye yönelik asimilasyon  politikası izleyen İtalya, İkinci Dünya Savaşı’nda savaş-dışı kalınca, ülke, İngiliz ve Fransız nüfuz mücadelesi alanlarına dahil olmuştur. İngiliz ve Fransızlarla anlaşarak Libya’nın bağımsızlığını ilan eden İdris-es Senusi (I. İdris), 7 Ekim 1951’de anayasa tamamlanınca Birleşik Libya Krallığı’nın başına geçmiştir. Ancak bir süre monarşiyle yönetilen ülkede, Mısır’daki Hür Subaylar darbesinden etkilenerek örgütlenen bir grup ordu mensubunun 1969’da Kudüs Operasyonu adı verilen kansız bir darbeyle ülkede yönetime el koyması sonucu krallık rejimi sona ermiş ve Devrim Komuta Konseyi adındaki subaylardan müteşekkil gruba Başkanlık eden Albay Muammer Kaddafi, darbe sonrasında devletin adının Libya Sosyalist Büyük Arap Cumhuriyeti” olarak değiştirildiğini açıklamıştır. İdeolojik olarak Nasırizm’i kendisine ilke edinen ve Mısır lideri Cemal Abdülnasır’ı model alan Kaddafi liderliğindeki Devrim Komuta Konseyi, yeni yönetimin ideolojisini de bu paralelde “özgürlük, sosyalizm ve birlik” olarak deklare etmiştir.[vii]

Soğuk Savaş döneminde Batı karşıtı bir politika izleyen, bu kapsamda 1970’te Libya’daki Amerikan ve İngiliz üslerini kapatan Kaddafi, yine aynı yıl Afrika’da İslami Davet Cemiyeti (Jam`iyat ad-Da`wa al-Islamiya)ni kurarak ve Hıristiyan misyoner gruplarının yayılmasını engellemeyi amaçlayarak, fakir Afrika ülkeleri üzerindeki nüfuzunu arttır, hatta bazı Afrika ülkelerinin İsrail ile diplomatik ilişkilerini kestirecek bir güce kavuşmuştur. Bunlara ilâveten, 1973’te petrolü millileştirmiş, yabancı bankalara el koymuş ve Mısır, Tunus, Suriye ve diğer Mağrip ülkeleriyle siyasî entegrasyon denemeleri yapmıştır. Ancak bu hususta başarılı olamayan Kaddafi, yeniden kendi ülkesindeki siyasi erkine odaklanarak, iç politikada merkezi otoritesini güçlendirmiş, 1977’de gerçekleştirdiği bir darbeyle de kendisine muhalefet eden tüm siyasal hareketleri zapturapt altına almıştır.[viii]

Giderek sertleşen ve otoriterleşen Kaddafi rejimi için, 2011 yılında başlayan halk hareketleri ise (Arap Baharı) sonun başlangıcı olmuştur. 1990’lı yılların başından itibaren SSCB’nin dağılmasıyla iki kutuplu sistemin yıkılması ve ABD’nin rakipsiz tek hegemon güç olarak kalması ile demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi gibi Batı menşeli liberal değerler evrensel değerler olarak sunulup bütün dünyaya yayılırken, Ortadoğu’da Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Muammer Kaddafi gibi diktatörlerin yönetimleri her geçen gün yeni tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Küreselleşme ve iletişim ve bilişim teknolojilerindeki ilerlemeler sayesinde Ortadoğu halkları dünyaya açılma imkânı bulmuş; neticede temel insan hakları olan bireysel özgürlükler, toplumsal ve ekonomik hürriyetler ile adalet arayışı için 2000’li yıllarla birlikte uyanışa geçen bu halklar, 2010’ların başında Arap Baharı adı verilen ayaklanmaları gerçekleştirmişlerdir.

Bahsi geçen halk hareketlerine sahne olan ülkelerden biri de Kuzey Afrika’daki Libya olmuştur. Tunus’un ardından neredeyse Mısır’la eşzamanlı olarak (17 Şubat 2011) halk gösterilerinin ve olayların başladığı Libya’da, ABD, İngiltere ve Fransa öncülüğündeki Batılı ülkeler, Tunus ve Mısır’dakinden farklı bir politika takip etmişlerdir. Tunus ve Mısır’daki olaylar karşısında başlangıçta sessiz kalan ve geç tepki veren bu ülkeler, Libya’daki gösteriler başlar başlamaz ise muhaliflerin yanında yer aldıklarını açıklamışlar ve ayaklanmaya destek vermişlerdir. Bu ülkelerin gizli servislerinin Libya’daki muhalifleri bizzat örgütledikleri de medyaya yansımıştır. Türkiye’nin Libya’daki yatırımları ve vatandaşları bağlamında temkinli davranması ve yapılacak bir harekata karşı çıkması, ancak ardından NATO müdahalesine destek vermesinin yanında Arap Birliği ülkeleri de Libya’ya NATO müdahalesine yeşil ışık yakmışlardır.[ix]

Neticede, NATO’ya bağlı hava, kara ve deniz unsurlarının 19 Mart’ta ülkeye müdahale etmesi ve 20 Mart’ta Kaddafi’nin Sirte’de yakalanıp öldürülmesi, 42 yıllık Kaddafi rejiminin trajik sonunu temsil ediyordu. Medya organları aracılığıyla tüm dünyaya servis edilen görüntülerde Kaddafi’nin naaşını görmek için sıraya giren kitlelerin nidalar atarak verdiği tepkiler, 30.000 insanın yaşamını yitirdiği Libya’da bir dönemin kapanışını ve yeni bir dönemin başladığını resmediyordu. Fakat Libya, müdahalenin ve Kaddafi’nin devrilmesinden sonra arzu edilen refah ve demokrasi ortamına henüz kavuşamamıştır. Bunun en önemli nedenleri ise, ülkede ortaya çıkan çok başlılık ve devam eden vekâlet savaşları olmuştur. Öncelikle, Kaddafi sonrası dönemde 7 Temmuz 2012’de bir bayram havası içerisinde gerçekleştirilen parlamento seçimlerinin ardından kurulan kabine Kongre’den onay alamamış ve hükümet değişikliğine gidilmiştir. 2014 yılına gelindiğinde ise, ülkede Trablus ve Tobruk’ta üç farklı hükümet bulunmaktaydı. Ayrıca bu süreçte ülkedeki iç karışıklık, terör ve güvenliksiz ortam endişe verici boyutlara ulaşmıştır. 11 Eylül 2012’de Bingazi’deki saldırıda ABD Büyükelçisi J. Christopher Stevens ve üç Konsolosluk çalışanı öldürülmüş, ayrıca 2014 ve 2015’te ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanan DEAŞ (IŞİD) bağlantılı cihatçı gruplar ve milisler Derna ve Sirte kentlerinin yönetimini ele geçirmişlerdir.[x]

Libya’daki çeşitli bölgesel ve küresel aktörlerin aktörlerin dahil olduğu vekâlet savaşlarını Kaddafi öncesi ve sonrası olmak üzere iki döneme ayırarak incelediğimizde, Kaddafi’nin devrilmesine yol açan ayaklanmalar başgösterdiğinde Nicholas Sarkozy önderliğindeki Fransa’nın müdahale için oluşturulan NATO kuvvetlerinde ön sırada yer aldığı görülmektedir. Sarkozy’nin 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kampanyasında kullanmak üzere Kaddafi’den 50 milyon Avro borç almış olması ve gösteriler başladığında muhaliflere destek vererek ardından Libya’ya yapılan alelacele müdahalede başrolü oynaması ve Fransa öncülüğündeki NATO uçaklarının stratejik yerleri bombardıman etmesi, ister istemez bu borç ilişkisini akıllara getirmektedir.[xi]

Ayrıca Libya’nın müdahalenin yapıldığı 2011 yılı verilerine göre petrol rezervleri bakımından dünyada 7., doğalgaz rezervleri bakımından ise 22. sırada yer alması, dahası Afrika’daki kanıtlanmış petrol rezervlerinin en geniş kısmına sahip olması ve bu petrolün yüksek kaliteli nitelik taşıması Batılı aktörlerin Libya konusunda neden daha hassas ve aceleci davrandıklarına da açıklık getirmektedir. Libya’nın stratejik bir konumda yer alması, Avrupa’ya yakınlığı ve kıtaya ulaştırılacak enerji kaynaklarının transferinde kilit rol oynaması da bu ülkedeki vekâlet savaşlarını güçlendirmiştir. 2007 yılında uygulamaya konulan ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki çöllere devasa güneş panelleri, rüzgar tribünleri, termal ve güneş santralleri kurarak bir enerji ağının kurulması ve bu yolla AB ülkelerinin enerji ihtiyacının karşılanmasına yönelik olan Desertec Projesikapsamında geniş çöl alanlarıyla öne çıkan Libya’nın bu projeye karşı çıkması ve Kaddafi’nin emperyalistlerin yeni bir sömürü planı olarak nitelediği proje hakkında düne kadar petrolümüzü çalan Batılılar şimdi güneşimizi çalıyorlar diyerek itirazda bulunması da İngiltere ve Fransa başta olmak üzere projeyi hayata geçirmeye çalışan Batı Avrupa ülkelerinin tepkisini çekmiştir.[xii]

Bu nedenlerle, Libya’da gösteriler başladığında, İngiltere, Fransa ve ABD gibi Batılı ülkeler ayaklanmaları kışkırtarak muhaliflere istihbarat desteği sağlarken, Rusya, Türkiye ve Katar ise yapılacak bir müdahaleye açıkça karşı çıkmışlardır. ABD, Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan geniş Ortadoğu coğrafyasında enerji kaynaklarının akışını kontrol ederek hegemonyasını pekiştirme amacındayken, İngiltere, Fransa, gibi AB ülkeleri giderek artan enerji ihtiyaçlarını ucuz ve güvenli yollardan karşılmak istemektedirler. Avrupa’ya yapılan enerji ve gaz sevkiyatında birinci sırada yer alan Rusya ise, kendisine olan enerji bağımlılığını sona erdirecek alternatif enerji yollarını ortadan kaldırmaya çalışırken, aynı zamanda Ortadoğu’daki enerji trafiği üzerinde de söz sahibi olmanın peşindedir. Libya üzerindeki vekâlet savaşları, Arap Baharı dalgasında enerji perspektifinden böyle bir görünüm arz etmiştir.[xiii]

Nitekim Libya’da uçuşa yasak bölge oluşturulmasına izin veren ve sivilleri korumak için her yola başvurmayı mümkün kılan 1973 sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) kararının oylanmasında Rusya, Çin, Hindistan ve Almanya çekimser kalmışlardır.[xiv] Katar, Türkiye ve Rusya gibi ülkelerin aksine, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Ürdün gibi bölge ülkeleri ise Libya’ya yapılan operasyonu desteklemişler, hatta lojistik destek sağlamışlardır. Ancak Türkiye Libya’ya yapılan silah ambargosunun denetlenebilmesi aracılığıyla 4 firkateyn, 1 denizaltı ve 1 yedek gemi göndermiştir.[xv]

2. Libya’da Vekâlet Savaşları: Krize Angaje Olan Bölgesel ve Küresel Aktörlerin Politikaları

Kaddafi sonrasında ülkenin adım adım parçalanmış bir yapıya doğru gitmesi, dahası bölünmüş yerel aktörlerin çoğalması, Libya’da vekâlet savaşlarına zemin hazırlamıştır. Bu kapsamda uluslararası toplumun tanıdığı ve Başbakan Fayiz es-Sarac liderliğindeki Ulusal Uzlaşı/Mutabakat Hükümeti’ne karşı çıkan General Halife Hafter öncülüğündeki Tobruk Hükümeti, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından destek görmektedir. Halife Hafter’in gerçekleştireceği operasyon öncesi Suudi Arabistan ve Mısır’ı ziyaret etmesi, ayrıca çatışmalar başladıktan sonra ABD Başkanı Donald Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştiren Hafter’e Trump’ın destek sözü vermesi, ABD öncülüğünde genelde Ortadoğu’da özelde ise Libya’da bir kutuplaşmanın ortaya çıkmasına yol açmıştır.[xvi]

Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi bölge ülkeleriyle birlikte Fransa, Rusya ve ABD Halife Hafter’e destek vererek onun üzerinden Libya’da etkili olmaya çalışırken, İngiltere ve Almanya gibi ülkeler ise Fayiz es-Sarac’ın tepkilerini dikkate alarak Hafter’a ambargo uygulanmasını istemektedir. Arap Baharı süreci sonucunda parçalanmış ve otoriteden yoksun bir siyasi sisteme mahkûm olan Libya, Kaddafi dönemindeki merkezi otoriteyi arar hale gelmiştir. Böyle bir ortamda, oğul Kaddafi’nin (Seyfülislam Kaddafi) yargılanmasının ardından serbest bırakılması ve Batı ile ilişkilerini geliştirmesi, ardından 2017’de Devlet Başkanlığına aday olacağının açıklanması, Libya’nın bölünmüş siyasetine yeni bir aktör daha eklemiştir.[xvii]

Günümüzde Libya’daki iç siyasî ortam parçalı ve iki başlı bir görünüm arz ederken, ülkedeki toplumsal ve ekonomik yaşam tam anlamıyla felce uğramıştır. 2014’te Bingazi’deki DEAŞ mensuplarına düzenlediği Onur Operasyonu ile Libya siyasi sahnesine çıkan General Halife Hafter, Trablus’taki uluslararası toplum ve BM tarafından tanınan meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ni tanımadığını açıklayarak, ülkede terör estirmeye başlamıştır. Esasen Kaddafi’nin otoriter yönetimi sürerken ona en yakın isim olarak bilinen ve rejimin Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmış olan Halife Hafter, aşiret sorunlarından kaynaklanan sebeplerden dolayı Kaddafi ile anlaşmazlık içerisine düşmüş ve ABD’ye yerleşmiştir. Yaklaşık 4 yıl kaldığı ABD’de Merkezî İstihbarat Örgütü CIA ile yakın ilişkiler kuran geçen General Hafter, Libya Devrimi’nin ardından ülkesine geri dönmüş, ancak 2 yıl cezaevinde kalmıştır. Cezaevinden çıktıktan sonra özellikle Libya’nın doğusundaki aşiretler üzerinde etkili olduğu bilinen Hafter, ABD’nin yanında Rusya ve Fransa’nın da destekleriyle 2015’te Tobruk Temsilciler Meclisi tarafından kurulan Libya Ulusal Ordusu (LUO)”na komuta etmeye başlamış ve meşru hükümete savaş açmıştır. 4 Nisan 2016’da kendisine bağlı orduya Trablus’u Özgürleştirme Operasyonu emri vererek Libya’daki ortamın daha karmaşık bir hal almasında başrolü üstlenen Hafter, ABD’nin eleştirilerine rağmen Rusya ve Fransa gibi küresel aktörlerin yanında Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi bölgesel aktörler tarafından da finansal olarak desteklenmekte, kendisine bağlı güçlere silah ve para yardımı yapılmaktadır. Hafter karşısında BM tarafından tanınan UMH ise Katar ve Türkiye tarafından destek görmektedir. Körfezde BAE ile rekabet halindeki Katar, Türkiye üzerinden Libya’daki askeri stratejisini şekillendirerek, Libya’da UMH lehine artan Türk askerî varlığını desteklemektedir.[xviii]

Türkiye ise, Libya’daki meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti ile 27 Kasım 2019’da imzaladığı Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına Dair Anlaşma” ile sahadaki dengeleri bir anda değiştirmiş, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabetinde önemli avantajlar elde etmesinin yanında Libya Krizi’ne etkin ve yeni bir aktör olarak dahil olmuştur. Bahsi geçen anlaşma neticesinde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan aleyhine Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) alanını en üst düzeye çıkarmıştır. Bu anlaşmayı tanımadığını deklare eden Hafter’in ise, iktidarı ele geçirdiğinde bunu tek taraflı olarak iptal etmesi yüksek ihtimaldir. Bu nedenle, UMH’ye en büyük desteği sağlayan Türkiye olurken, özellikle gelinen aşamada imza edilen Deniz Yetki Alanlarının Paylaşımı Anlaşması, Rusya, Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi bölgede etkinlik kazanma ve enerji konusunda söz sahibi olmak isteyen tüm aktörleri harekete geçirerek, bu hukukî düzenlemeye yüksek sesle itiraz etmeleri sonucunu doğurmuştur.[xix]

Rusya ve Fransa’nın desteklediği Hafter, Libya’nın toplumsal ve ekonomik düzenine giderek ağır kayıplar verdirmeye başlamıştır. Hafter’in petrol kuyularını ele geçirerek petrol üretimini yavaşlatması ülkenin mali yapısını bozmuş, petrolden elde edilen gelirin düşmesi ülkenin ihtyaç akçesi kullanmasıyla sonuçlanmıştır. Bunun yanında, sosyal hayatta büyük huzursuzluklar ve kargaşa başgöstermiştir. Libya’da kamu hizmetlerinin sekteye uğraması hayatı durma noktasına getirmiş, başkent Trablus olmak üzere Libya genelinde görülen elektrik kesintisi toplumsal hayatın idamesini engellemiştir. Elektrik açığı bulunan ülkede, siyasal otorite bir türlü sağlanamadığından, yeni enerji anlaşmaları da gerçekleştirilememektedir.[xx]

OPEC içerisinde petrol payı en fazla olan yedinci ülke konumunda bulunması, zengin petrol rezervlerine sahip olması nedeniyle Batılı ülkeler ve özellikle de Avrupa Birliği (AB) bakımıdan kritik öneme sahip bir ülke olan Libya’daki siyasal istikrar Fransa, İtalya ve Almanya’yı da yakından ilgilendirmektedir. Petrol ithalatının % 40’ını OPEC’ten karşılayan AB ülkeleri için petrol rezervleri açısından zengin olan Libya, aynı zamanda mülteciler ve göç olgusu nedeniyle de AB gündemini meşgul etmektedir. Çünkü Cezayir, Nijerya, Mali gibi Afrika ülkelerinden Akdeniz’e geçmek için Libya güzergahını kullanan mülteciler Akdeniz’i geçerek İtalya yani Avrupa kıyılarına ulaşmaktadırlar. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)’nin resmi verilerine göre Ocak-Aralık 2019 arasında İtalya’ya Libya kökenli 196 mülteci geçiş yapmak istemiştir. Afrikanın çeşitli ülkelerindne gelen mültecilerin Libya’dan Akdeniz’e geçerek İtalya kıyılarına ve buradan da AB ülkelerine ulaşarak bütün Avrupa kıtasına yayılması Avrupa’da aşırı sağ, milliyetçilik hareketleri ve popülizmin epey artış gösterdiği son dönemde AB açısından ciddi bir sorun oluşturmaktadır. AB, Libya’da Kaddafi sonrası yaşanan kriz ve çatışma süreci boyunca Akdeniz üzerinden birçok mültecinin Avrupa ülkelerine giriş yapmasını engellemek için üye ülkeleri ilgilendirecek politikalar üretmeye çalışmış, bu kapsamda  mültecilerin Akdeniz üzerinden ilk varış yeri olan İtalya ve Malta özelinde birtakım kararlar almıştır.[xxi]

Dolayısıyla başta enerji ve ekonomik konular olmak üzere mülteciler, göç vb. toplumsal ve siyasal nedenlerden ötürü Libya’daki siyasal sitikrarın sağlanması ve bunu kimin sağlayacağı problemi AB üyesi ülkeleri olduğu kadar küresel ve bölgesel pek çok aktörü de yakından ilgilendirmektedir. Hâlihazırda Hafter’e karşı askerî alanda başarılar kazanan UMH’nin bu ilerleyişi Hafter’i destekleyen ülkeler başta olmak üzere meşru hükümet karşısı cephede yer alan birçok ülke ateşkes ve barış çağrısı yapmaya başlamışlardır. Ancak UMH’nin bu kazanımları riske atmadan ve Libya toplumunun sosyal ve ekonomik gereksinimlerini göz önüne alarak istikrarı adım adım gerçekleştirmesi Libya’nın geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Ülke çoktan ikinci bir Suriye görünümü almıştır ve Suriye’de olduğu gibi Libya’da da yerel aktörler üzerinden çok katmanlı ve çok aktörlü vekâlet savaşları yürütülmektedir.

Bu mücadelenin bir cephesinde yukarıda da işaret ettiğimiz üzere BM tarafından tanınan ve meşruluğu uluslararası toplum tarafından kabul gören UMH’ni destekleyen Türkiye, Katar gibi ülkeler[xxii] bulunurken, diğer cephede Libya’da Mısır’daki Sisi yönetimi gibi bir yönetim görmek isteyen Suudi, Arabistan, BAE gibi Körfez monarşilerinin[xxiii] yanında Soğuk Savaş sonrası dönemde hiç olmadığı kadar Ortadoğu’ya ve Ortadoğu sorunlarına entegre olmaya başlayan bir küresel aktör olarak Rusya ile çeşitli (ekonomik, siyasi) açılardan Libya Krizi ile ilgilenen Fransa yer almaktadır. Saha dengelerinin UMH lehine ve Hafter aleyhine dönmeye başladığı günümüzde askeri başarılar gösteren[xxiv] UMH için esas önem teşkil eden Libya’da sivil ve demokratik bir yönetimin kurulması olacaktır. Bunun için sadece askerî sürece odaklanmak yerine, uluslararası ittifakları güçlendirmesi gereken UMH, iç siyasette de kamu hizmetlerini tam anlamıyla yerien getirmeli, halkın ihtiyaçlarına cevap vermeli ve Arap baharı dalgasıyla başlayan ancak Kaddafi’ni devrilmesinden sonra kesintiye uğrayan demokratikleşme sürecini sahadaki kazanımlarını siyasi kazanımlara çevirerek yönetmelidir.[xxv] Bütün dünyanın Covid-19 salgınının pençesinde olduğu bu süreçte, Libya’nın en azından kendi özünde ve özelinde olumlu bir dönüşüm yaşaması bölge halkı adına en arzu edilen gelişme olacaktır.

3. Çözüme Yönelik Umudun Uluslararası Adımı: Berlin Konferansı Kararları

General Halife Hafter´in Libya topraklarındaki ilerleyişi devam ederken Temmuz 2019’da başta Fransa olmak üzere genel olarak milis lider Hafteri destekleyen ülkelerin oluşturduğu gruptan bir Barış Antlaşması oluşturmak üzere bir konferans düzenlenmesi çağrısı gelmiştir. Konferansa Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Başbakanı olan Fayiz es-Serrac “Başbakan” sıfatıyla çağrılırken daha önce varılan Moskova Mutabakatı’nı imzalamadan ayrılan ve uzlaşmaz bir tavır gösteren General Halife Hafter ise Mareşal unvanı ile davet edilmiştir. 14 Şubat 2014’te başına topladığı etkin görevde bulunmayan ve itibarsızlaştırılan birtakım asker, birokrat ve siyasetçi kökenli avanesiyle darbe bildirisini okuyarak harekete geçen Hafter, Bingazi Operasyonu’nun arkasından darbe girişiminde bulunduğu sırada başta BM olmak üzere bütün uluslararası aktörler sessiz kalmayı tercih etmişti. Ne zaman ki “Libya Şafağı Güçleri” altında toplanan Millî Genel Kongre (MGK) ve Hükümetine bağlı meşru askerî birlikler harekete geçerek Hafter milislerini ve Trablus Havalimanı’nı elinde tutan Hafter müttefiki Zintanlı birlikleri geri püskürtmeye başlayınca uluslararası kurum ve aktörlerden “siyasî çözüm, diyalog, müzakere” çağrıları dillendirilmeye başlanmıştı. Aslında Berlin Konferansı ve deklarasyonuna giden süreçte de aynısı yaşanıyordu. Süreçler gibi sonuçlar da aynı olacaktı. Şöyle ki; Hafter ve milislerinin Libya Şafağı Güçleri karşısındaki geri çekilmesinden sonra BM öncülüğünd etaraflar Fas’ın Süheyrat kentinde biraraya gelmişler ve Aralık 2015’te “Süheyrat” ya da diğer adıyla “Libya Siyasî Anlaşması” (LSA)’ nı imzalamışlardı. Anlaşma yönetimdeki iki başlılığı kaldırarak bir çerçeve sunmuş ve meşru hükümet olan Serrac başbakanlığındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ne giden yolu açmıştı. UMH yürütme makamı olurken ozamana kadar mevcudiyet gösteren MGK danışma ve onay makamı olurken Temsilciler Meclisi (TM) de yasama organı oluyordu. Ancak bu siyasi yapı içerisinde kendisine legal bir karşılık bulamayan Hafter saldırılarını sürdürmüş, sonuçlarındna memnun kalmadığı hukukî düzenlemeyi de tanımadığını ilan etmiştir. Hafter’in Libya’daki meşru hükümetin varlığını tehdit eden ilerleyişi karşısında Türkiye’nin krize dahil olarak özellikle askerî manevra alanında etkinlik göstermesiyle dengenin tekrar Hafter ve destekleyicileri aleyhine dönmesi bir kere daha siyasî çözüm, anlaşma ve müzakere taleplerinin yükselmesi sonucunu doğurmuş, Türkiye’nin askerî dengeleri değiştirmesi siyasi denegeleri de değiştirmiş, sonuşta Almanya’nın başkenti Berlin’de bir diplomasi masası kurulmuştur. Ev sahibi Almanya’nın Şansölyesi Angela Merkel tarafından Berlin’deki zirvede okunan 55 maddelik deklarasyonda ise kapsamlı bir plan ortaya konmuş ve ateşkesi müzakere etmek amacıyla her iki tarafı da temsilen bir 5+5 askerî heyetin toplanması kararlaştırılmıştır. Ayrıca askeri, siyasal, ekonomik ve toplumsal görüşmeleri müzakere etmek amacıyla da diğer komisyonların oluşturulması öngörülmüştür. Neticede 5+5 heyeti teşekkül etmiş ancak Hafter’in sahadaki saldırgan tavrı nedeniyle somut bir sonuca varmak mümkün olmamıştır. Dahası Libya Özel Temsilcisi Gassan Salame’nin görevi bırakması, UMH ve Serrac’ın müzakere yanlısı tutumuna karşılık Hafter’in Süheyrat, Moskova süreçlerinde olduğu gibi Berlin sürecinde de uzlaşmaz, yıkıcı ve sakdırgan tavrını idame ettirmesi Libya’da siyasi, ekonomik ve toplumsal yapıyı yeniden organize etme amacı güden maddelerin[xxvi] yer aldığı Berlin Deklarasyonu’nun işlerliğini engellemiştir. Böylelikle, çözüme yönelik diplomatik bir adım olması adına umutları artıran bu girişim de başarısızlığa uğramıştır.[xxvii]

4. Türkiye’nin Libya Politikası: Sahada ve Masada Türkiye’nin Konumu ve Gücü Üzerine

Türkiye’nin Libya politikasını “sahada ve masada elini güçlendirme” tabiriyle kısmen, üç unsurlu analitik yaklaşımla da tamamen açıklayabilmemiz mümkündür. Türkiye’nin genel olarak Ortadoğu siyasetindeki Libya politikasını anlamamıza yardımcı olan üç unsurlu analitik yaklaşım şu şekilde açıklanabilir: 1. Uluslararası hukuka ağırlık veren boyut, 2. Sahada artan askeri aktivizm ve angajman, 3. Çok boyutlu dış politika. Öncelikle Türkiye son dönemde Suriye ve Kuzey Irak’ta devan eden askeri angajmanının yanı sıra Libya konusunda da yoğun bir mesai harcamıştır. Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye politikalarında uluslararası hukuka uygunluğa önem veren Ankara, hukuk dışı yol ve yöntemlerden özellikle kaçınmıştır. Tıpkı Suriye’de Astana Süreci, Soçi Mutabakatı gibi diplomatik ve yasal meşruiyet zeminli siyasi çözüm arayışlarında ön plana çıkan Ankara, Libya’da da BM’nin tanıdığı meşru UMH hükümeti ile yakınlaşarak iki anlaşma imzalamış ve bu anlaşmalara dayanarak Libya’daki askeri varlığını artırmıştır. Bölgede artan Türk askeri varlığı ve kullanılan SİHA’lar Hafter ve milislerinin geri püskürtülmesinde önemli bir rol oynamıştır.

İkinci olarak, Türkiye, bölgedeki Zintanlı birlikler, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan tarafından silah, mühimmat vb. bakımlardan fonlanan milisler ile Rus askeri şirketi Wagner gibi silahlı aktörlerin karşısında Libya’nın meşru hükümetiyle imzaladığı ve BM’ye tescil ettirdiği anlaşma bağlamında Katar’ın da destek ve girişimleriyle bölgede karşı bir unsur olarak Türk askeri varlığını konuşlandırmıştır. Bu durum, Mısır, BAE, Suudi Arabistan ve Fransa’nın tepkisini çekerken aynı zamanda bu ülkelerin Türkiye karşıtlığı ortak paydasında toplanıp bir Hafter seti oluşturmalarına yol açmıştır. Özellikle de Macron liderliğindeki Fransa, Ankara’nın artan etkisinin geçmişte nüfuz sahibi oldığu bölgelere odaklanmasından ve kolonyal dönemden beri bölgede varlığını çeşitli yollarla koruyan etkisinin giderek azalmasından azami derecede rahatsız olmaktadır.

Son olarak, Türkiye, Libya başta olmak üzere Arap Baharı’ndan sonraki dönemde hayati önem atfettiği Suriye ve Doğu Akdeniz gibi konularda ulusal çıkarlarını korumak ve geliştirmek adına çok boyutlu bir dış politika yaklaşımıyla hareket etmektedir. Bu çok boyutlu dış politika anlayışı, yukarıda da kısaca özetlediğimiz askerî güç kullanımının işlevselleştirilmesi ve uluslararası hukuka uygunluğun sağlanması boyutlarını da içermektedir/kapsamakatadır.[xxviii]

5. Genel Değerlendirme ve Sonuç

Libya Krizi, son dönem Ortadoğu siyasetinde Suriye Krizi’ne benzer bir biçimde birçok aktörün dahil olduğu, vekâlet savaşlarının yürütüldüğü, mesleye dahil olan bölgesel ve küresel aktör sayısındaki fazlalığın neticesinde çok katmanlı ve çok boyutlu bir hale gelerek kompleks/karmaşık bir görünümü almış olan Arap Baharı devrim dalgasının sonucu olan krizlerden bir tanesidir. Krizin tarihsel, toplumnsal, politik, ekonomik bir çok yönü bulunmasına karşılık çözüme yönelik atılan somut adımların sayısı ve etkinliği ne yazık ki son derece azdır. Krizle ilgili son dönemde ortaya çıkan birçok kapsamlı akademik çalışmada özellikle krize dahil olan radikal terörist örgütlerin artışına dikkat çekilmekte ve bunun Ortadoğu’daki şiddet sarmalının artmasına etki edeceğine işaret edilmektedir.[xxix] Krize yön veren aktötlerden Türkiye’nin yakınlaştığı UMH bünyesinde son dönemde İçişleri Bakanı Fethi Başağa ile Başbakan Serrac arasında yükselen bir gerilimden bahsedilmekte ve Serraca karşı Başağa’nın öne çıktığından bahsedilmektedir.[xxx]

Türkiye karşıtı Fransa öncülüğündeki Hafter koalisyonunun dikkatini çekmesi muhtemel bu hükümet krizinin sağduyu ile çözülmesi önem taşımaktadır. Diğer yandan, Türkiye’nin Libya açıklarına silah yüklü gemiler gönderildiğinden bahisle 3 Şubat 2020 tarihinde İtalya’nın Genova limanında tutulan Bana gemisini kaptanı gözlatına alınırken İtlayan adli makamlarının soruşturma açtığı, durumu ise Fransız ordusu ve istihbaratının tespit ettiği haberleri basınd ageniş yer almıştır. Bu olayla Türkiye’nin bölgede artan askeri aktivizminden rahatsız olan Hafter koalisyonu (Fransa-Mısır-Suudi Arabistan-BAE) karşısında Türkiye’nin zor durumda kalması amaçlanmıştır.[xxxi] Ne var ki Türk Dışişleri’nden yapılan açıklamada bahse konu iddia reddedilerek gerçekleri yansıtmadığı açıklanmıştır.[xxxii] Libya özelinde ise 24 Ağustos’ta Hafter güçlerine karşı yönelik ateşkes ilan eden Hükümet (UMH) bu kapsamda stratejik önemdeki Cufra ve Sirte kentlerinin askerden ve silahtan arındırılması çağrısı yaparken, taraflardan Hafter, çağrıyı bir “göz boyama” olarak nitelemiş ve Mısır öncülüğünde açıklanan Kahire Deklarasyonu’nu ön plana çıkarmıştıır.[xxxiii] Serrac tarafı asgarî müştereklerde buluşmanın yollarını ararken Hafter’in “siyasi yüzü” olarak nitlenen Temsilciler Başkanı Akile Salih ise yine aynı günlerde ateşkes ilan ederek bölgedeki tüm düşmanlıkların sona ermesi gerektiğini çünkü yakında seçime gidileceğini ifade etmiştir. Bu durum çözüme yönelik umutları bölge ve dünya kamuoyunda artırırken[xxxiv] Başbakan Fayiz es-Serrac, 6-10 Eylül tarihlerinde Fas’ın Buznika kentinde düzenlenen “Libya Diyaloğu” görüşmelerinde yaklaşan seçimler nedeniyle Ekim ayında görevinden istifa edeceğini ve yetkilerini yeni bir isme devredeceğini açıklamıştır.[xxxv]

Libya Krizi’nin çözümüne yönelik uluslararsı platformlarda görüşmeler sürerken Hafter ve milislerinin neden olduğu iç savaş ve çatışma ortamının tamamen sona ereceği ve çözüme yönelik nihai müzakerelerin başlayacağı bir tarihi vermek gerçekten zor görünüyor. Birçok bölgesel ve küresel aktörün dahil olduğu bu kompleks krizde kanaatimizce BM’nin bir şekilde ikna edilerek bölgede çatışma çözümü ve barışın inşası konusunda etkin görev almasının sağlanması büyük önem taşımaktadır.

Mehmet BABACAN

 

Bu çalışma hazırlanırken yazarın aşağıdaki yayınlarından kısmen yararlanılmıştır:

  • Mehmet Babacan, “Libya’daki Vekâlet Savaşlarının Saha Dengeleri Üzerindeki Etkileri ve Siyasî İstikrar Sorunu”. Ulisa: Uluslararası Çalışmalar Dergisi 4 / 1 (Haziran 2020), ss. 51-74 .
  • Mehmet Babacan, “Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Ortadoğu’da Vekâlet Savaşları ve Yeni Oyun Kurucu Türkiye’nin Etkinliği”, 11. Uluslararası Uludağ Uluslararası İlişkiler Kongresi Tam Metin Kitabı, ed. Tayyar Arı ve Muzaffer Ercan Yılmaz, Bursa, 2019, ss. 887-918.

 

DİPNOTLAR

[i] Burhanettin Duran ve Nurullah Ardıç, “Arap Baharı”, Uluslararası İlişkilere Girşi: Tarih, Teori, Kavram ve Konular, (ed. Şaban Kardaş ve Ali Balcı), 8. Baskı, (İstanbul: Küre Yayınları, 2014), s. 682.

[ii] Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga: Yirminci Yüzyılın Sonlarında Demokratlaşma, çev. Ergun Özbudun, (Ankara: Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, 1993), ss. 6-18.

[iii] Duran ve Ardıç, “Arap Baharı”, s. 687.

[iv] Sarı’ya göre; Ortadoğu bölgesinde bölgenin iktisadi ve siyasi yapısını şekillendirme noktasında potansiyele ve bölgesel liderlik iddiasına sahip olan temel ülkeler İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye olarak öne çıkarken, İsrail bölge genelinde sahip olduğu “öteki” imajından ötürü böyle bir iddia taşımamaktadır. bkz: Buğra Sarı, “Bölgesel Güçler”, Ortadoğu: Aktörler, Unsurlar, Sistemler, ed. Mehmet Şahin, (İstanbul: Kopernik Yayınları, 2019), ss. 153-180.

[v] Nur Köprülü, “Demokrasi”, Ortadoğu: Aktörler, Unsurlar, Sistemler, ed. Mehmet Şahin, (İstanbul: Kopernik yayınları, 2019), ss. 223-238.

[vi] Cantürk Caner ve Betül Şengül, “Devrimler, Kaos ve İstikrar Arayışları İçinde Libya: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz”, Uluslararası Afro-Avrasya Araştırmaları Dergisi, (Haziran, Sayı:6, 2018/2), s. 46.

[vii] Cantürk Caner ve Betül Şengül, “Devrimler, Kaos ve İstikrar Arayışları İçinde Libya: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz”, s. 51.

[viii] Cantürk Caner ve Betül Şengül, “Devrimler, Kaos ve İstikrar Arayışları İçinde Libya: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz”, s. 55.

[ix] Murat Aktaş, “Arap Baharı ve Desertec Projesi”, 7. Uludağ Uluslararası İlişkiler Konferansı: Uluslararası Sistemde Yeni Düzen Arayışları, Bursa, 21-22 Ekim 2015, Dora Yayınları, Bursa, 2016, s. 329.

[x] Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Irak, İran, ABD, Petrol, Filistin Sorunu ve Arap Baharı, Cilt II, (Bursa: Alfa Akademi Yayınları, 2017), s. 477.

[xi] Murat Aktaş, “Arap Baharı ve Desertec Projesi”, s. 330.

[xii] Murat Aktaş, “Arap Baharı ve Desertec Projesi”, s. 335.

[xiii] Murat Aktaş, “Arap Baharı ve Desertec Projesi”, s. 334.

[xiv] Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu: Irak, İran, ABD, Petrol, Filistin Sorunu ve Arap Baharı, Cilt II, s. 475.

[xv] “Adım Adım Libya Operasyonu”, 23.03.2011, https://www.haberturk.com/dunya/haber/613229-adim-adim-libya-operasyonu-galeri, (Erişim: 24.09.2019 19:17).

[xvi] Emre Ozan, “Arap Baharının Derin Çelişkisi: Libya Örneği”, 08.05.2019,  https://ankasam.org/arap-baharinin-derin-celiskisi-libya-ornegi, (Erişim: 28.09.2019 15:36).

[xvii] Ceren Gülserer, “Libya: Arap Baharı, Oğul Kaddafi ve Çatışmalar”, 08.05.2019, https://ankasam.org/libya-arap-bahari-ogul-kaddafi-ve-catismalar, (Erişim: 28.09.2019 22:28).

[xviii] Mustafa Yetim, “Libya Krizinde Katar”, Ortadoğu Analiz, (Cilt 11, Sayı: 93, Mayıs-Haziran 2020), ss. 64-67.

[xix] Veysel Kurt, “27 Kasım Anlaşmasından Berlin Konferansı’na Libya’da Yeni Denklem”, (Ankara: SETA Yayınları, 2020), ss. 11-19.

[xx] Emrah Kekilli, “Saha Dengelerinde Değişim ve Libya Krizinin Geleceği”, SETA Perspektif, Sayı: 277, (Ankara: SETA Yayınları, 2020), ss. 1-4.

[xxi] Aslıhan Alkanat, “Avrupa Birliği’nin Libya Politikası”, SETA Perspektif, Sayı: 261, (Ankara: SETA Yayınları, 2020), ss. 1-8.

[xxii] “Türkiye’nin Destekeldiği UMH’nin Başarıları dünya Basınında Geniş Yer Buldu”, TRT Haber, https://www.trthaber.com/haber/dunya/turkiyenin-destekledigi-umhnin-basarilari-dunya-basininda-genis-yer-buldu-488354.html, (Erişim: 30.05.2020   10:40).

[xxiii] Muhittin Ataman ve Mehmet Ali Karaduman, “BAE ve Suudi Arabistan’ın Libya Krizine Müdahalesi: Halkın İradesine Darbe Siyaseti”, SETA Analiz, Sayı: 308 (Ankara: SETA Yayınları, 2020), ss. 1-20.

[xxiv] “Libya’da UMH Güçleri Uluslararası Trablus Havaimanı’na Girdi”, TRT Haber, https://www.trthaber.com/haber/dunya/libyada-umh-gucleri-uluslararasi-trablus-havaalanina-girdi-488589.html, (Erişim: 31.05.2020  13:45).

[xxv] Emrah Kekilli, “Saha Dengelerinde Değişim ve Libya Krizinin Geleceği”, s. 4.

[xxvi] Deklarasyonun maddeleri hakkında geniş bilgi için bkz: “Berlin Konferansı-55 Maddelik Libya Barış Planında Neler Var?”BBC Türkçe, 20.01.2020, https://www.bbc.com/turkce/51171224, (Erişim: 30.09.2020  20:38).

[xxvii] Burhanettin Duran ve Emrah Kekilli, “Libya Krizi: Nereden Nereye?” Libya Krizi: Bölgesel ve Küresel Aktörlerin Politikaları, (ed.) Burhanettin Duran ve Muhittin Ataman, Seta Yayınları, (İstanbul, 2020), ss. 15-32.

[xxviii] İsmail Numan Telci, “Türkiye Karşıtı İttifakın Libya Açmazı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 11, Sayı 94 (Temmuz-Ağustos 2020), ss. 12-15.

[xxix] King, S. (2020), “Libya”, içinde The Arab Winter: Democratic Consolidation, Civil War, and Radical Islamists (ss. 157-210), Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/9781108769792.004.

[xxx] Emrah Kekilli, “Trablus’ta yeni Denge: Serrac-Başağa Gerilimi”, Kriter, Yıl 5, Sayı 49, (Eylül 2020), ss. 82-83.

[xxxi] “Türkiye’den Libya’ya Silah Taşıdığı İddia Edilen Gemi’nin Kaptanı Gözlatına alındı.” BBC Türkçe, 20.02.2020,  https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51572685, (Erişim: 30.09.2020  21: 44).

[xxxii] Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 29 Ocak’ta yaptığı açıklamada, “Suriyeli paralı askerlerle Türk savaş gemilerinin son günlerde Libya topraklarına ulaştığını görüyoruz. Bu, Berlin’de varılan anlaşmanın açık ve ciddi ihlalidir. Verilen sözler tutulmamıştır” demişti. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy ise Macron’un sözleri için “gerçek dışı” demiş, Fransa’yı “Libya’da krizin başladığı 2011’den bu yana yaşanan sıkıntılarda esas sorumluluk Fransa’nındır. Bu ülkenin Libya’daki doğal kaynaklar üzerinde söz sahibi olmak için (General Halife) Hafter’e koşulsuz destek verdiği bir değildir” diyerek eleştirmiştir. “Türkiye’den Libya’ya Giden ‘Hayalet Gemiler’ ”, BBC Türkçe, 11.09.2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53938581, (Erişim: 30.09.2020   21:50).

[xxxiii] “Libya Ulusal Ordusu’ndan Ateşkes Açıklaması”, DW Dünya, 24.08.2020 https://www.dw.com/tr/libya-ulusal-ordusundan-ate%C5%9Fkes-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1/a-54670420, (Erişim: 30.09.2020  21:58).

[xxxiv] “Libya’da ateşkes: AB ‘Ateşkes yeni bir umut yarattı, dış müdahaleler sona ermeli’ dedi.”, BBC Türkçe, 21.08.2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53863829, (Erişim: 30.09.2020  22:04).

[xxxv] “Libya’da Türkiye’nin desteklediği UMH Başbakanı Fayiz el-Serrac istifa edeceği tarihi açıkladı”, Euronews, 17.09.2020, https://tr.euronews.com/2020/09/17/libya-da-turkiye-nin-destekledigi-umh-basbakan-fayiz-el-serrac-istifa-edecegi-tarihi-ac-kl, (Erişim: 30.0.9.2020  22:13).

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.