TÜRKİYE İLE İSRAİL’İN SURİYE GERİLİMİ

upa-admin 19 Ağustos 2026 115 Okunma 0
TÜRKİYE İLE İSRAİL’İN SURİYE GERİLİMİ

Giriş

Son yıllarda, her iki ülkede de iç siyasete damga vuran kudretli sağcı liderler Recep Tayyip Erdoğan (Türkiye) ile Benyamin Netanyahu (İsrail) etkisiyle birçok konuda (Filistin Sorunu, İran’la ilişkiler, Hamas’ın statüsü, Hizbullah’a yaklaşım, Lübnan’a yönelik müdahaleler vs.) açık anlaşmazlık yaşayan Ortadoğu bölgesindeki iki önemli ABD (Amerika Birleşik Devletleri) müttefiki Türkiye ve İsrail, son dönemde bir diğer anlaşmazlığı da Suriye konusunda yaşamaktadır. Öyle ki, İsrail’in 18 Ağustos 2026 tarihinde (dün) Suriye’nin İdlib kenti yakınlarında bulunan stratejik Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne yönelik 8 hava saldırısı düzenlemesi, bölgede askeri mevcudiyeti olan ve bu ülke geleceğinde söz sahibi olmak isteyen Türkiye’ye yönelik bir uyarı gibi algılanmıştır. Bu yazıda, Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki gerginlikleri analiz edilecektir.

Suriye’nin Mevcut Durumu

Türkiye’nin en uzun kara sınırına sahip olduğu komşusu Suriye, 2024 yılının sonundaki kapsamlı muhalif saldırısı ve kimilerince “devrim” olarak adlandırılan süreç sonrasında, Beşar Esad liderliğindeki Baas Partisi rejiminin devrilmesiyle birlikte köklü bir siyasi değişim sürecine girmiş ve hâlen bir geçiş yönetimi altında bulunmaktadır. Bu süreçle birlikte, oldukça radikal bir geçmişe sahip olmasına karşın tüm dünyada Suriye’nin istikrarı adına kabul gören önemli bir devlet adamı haline gelen Ahmed el-Şara geçici Devlet Başkanı (Cumhurbaşkanı) olarak görev yapmaya başlarken, başkent Şam’da Başbakan Muhammed el-Beşir liderliğindeki bir geçiş hükümeti de kurulmuştur. Ayrıca, yeni yönetimde Türkiye’de eğitim almış ve Türkiye’deki AK Parti hükümetiyle yakın ilişkileri olan Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybânî gibi isimlerin görev alması, Ankara’nın Suriye’nin geleceğinde önemli bir rol oynayacağı düşüncesini uyandırmıştır.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybânî 

Buna karşın, 13 yılı aşkın süreyle devam eden iç savaş nedeniyle ülkenin millî birliğinin bozulmuş olması ve eli silahlı farklı grupların ülkede de facto olarak bazı bölgelerde baskın olması nedeniyle, ülkenin parlak geleceğine dair soru işaretleri de sürmüştür. Dahası, kuzeyde bazı askeri mevzileri bulunan Türkiye’nin yanı sıra İsrail’in de bu ülkeye yönelik askeri harekâtları, Suriye’nin geleceği konusundaki soru işaretlerini derinleştirmiştir. Mart 2025’te geçici anayasanın ilanı sonrasında, Ekim 2025’te sınırlı katılımla da olsa ilk meclis seçimleri yapılan Suriye’de yeni Halk Meclisi, Temmuz 2026’da görev yapmaya başlamıştır. Ülkede, halkın doğrudan katılımıyla düzenlenecek kalıcı genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ise 2028 yılında yapılması öngörülmektedir. Ancak seçimlerin Suriye’nin sorunlarına ne ölçüde çözüm olabileceği de bir muammadır.

Devrim sürecinde öne çıkan ve Devlet Başkanı Şara’nın da dahil olduğu Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütü ile farklı Sünni İslami grupların oluşturduğu ittifak, ülkedeki en önemli siyasi güç durumundadır. Rejimin devrilmesinde başı çeken Askeri Operasyonlar Komutanlığı ittifakının öncüsü olan HTŞ ve paydaşları, Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu (SMO) (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu-ÖSO) ile de yakın temas içindedir. SMO, Türkiye’nin DEAŞ (DAEŞ/IŞİD) terör örgütüne karşı başarılı askeri operasyonlar gerçekleştirdiği bölgelerde etkin durumdadır.  Ülkedeki üçüncü önemli silahlı grup ise, PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG gibi örgütlerin farklı Arap gruplarıyla birleşerek ABD’nin isteğiyle oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapılanmasıdır. Washington tarafından eğitilen ve iyi teçhiz edilen bu grup, ülkenin kuzey doğusunda (Fırat’ın doğusunda) geniş bir alanı fiilen yönetmektedir. Ayrıca ülkenin güneyindeki Dera ve Süveyda gibi bazı bölgelerde, resmi komuta kademelerine tam bağlı olmayan bazı yerel Sünni ve Dürzi milis grupları bulunmaktadır. Bu gruplardan özellikle Dürzilerin İsrail ile yakın ilişkileri bulunmakta olup, bu gruplar Tel Aviv (Kudüs) tarafından da korunmaktadır. Son olarak, Türkiye ve müttefiklerin operasyonlarıyla yok edilmiş olmasına karşın, ülkede hâlen küçük bir DEAŞ kalıntısından da söz edilmektedir ki, kuşkusuz bu grupların yeniden güçlenmesi ve operasyonel hale gelmesi, ülkedeki gergin ortamı daha da riskli hale getirebilir.

Suriye’deki mevcut durum

Yeşil: Rejim güçleri

Sarı: Kürt bölgesi

Kahverengi: Dürzi bölgesi

Lacivert: İsrail’in girdiği bölgeler

Ülkedeki en kritik meseleler, kuşkusuz, yabancı devletlerin (Türkiye ve İsrail) askeri güçlerinin ülkenin normale dönmesi sonrasında sınırlardan dışarı çekilmesi ve özellikle merkezi yönetimle ilişkileri sorunlu olabilecek Kürt bölgesinin merkezle ilişkilerinin yeniden düzenlenmesidir. 10 Mart 2025’te Şara yönetimi ile SDG arasında 8 maddelik bir entegrasyon anlaşması imzalanmış; bu mutabakat metniyle Fırat’ın doğusundaki sivil ve askeri kurumların kademeli olarak Suriye devlet yapısına dahil edilmesi öngörülmüştür. Anlaşma uyarınca ayrıca, sınır kapıları, havalimanları ve petrol ile doğalgaz sahalarının kontrolünün Şam’daki merkezi devlete devredilmesi kararlaştırılmış; bu süreçte SDG lideri Mazlum Abdi ile PYD/SDG yöneticisi İlham Ahmed, Şam’a giderek Şara yönetimiyle doğrudan temas kurmuşlardır.

Mazlum Abdi ile Ahmed el-Şara arasında imzalanan 10 Mart mutabakatı, Suriye tarihi için önemli bir dönüm noktası olabilir

Ancak bu uzlaşıya rağmen, hem ülkenin ekonomik ve güvenlik sorunları, hem de iki taraf arasındaki bazı anlaşmazlıklar devam etmektedir. Örneğin, Şam hükümeti SDG’yi tamamen Suriye Ordusu’na bağlamak isterken, SDG kendi komuta kademesini ve özerk yapısını koruyarak orduya eklemlenmeyi talep etmektedir. Ayrıca, Şara yönetimi, güvenli ve istikrarlı bir ortam olmadığı gerekçesiyle SDG kontrolündeki Haseke ve Rakka gibi bölgeleri genel seçimlerin kapsamı dışında bırakırken, SDG ve özerk yönetim bu kararı “kapsayıcı ve demokratik olmadığı” gerekçesiyle protesto etmiştir. Ek olarak, Şara, geçmiş açıklamalarında PKK/PYD’nin DEAŞ tehdidini ABD desteğini arkasına almak ve kendi varlığını meşrulaştırmak için bir “şantaj malzemesi” olarak kullandığını savunmuş; bu açıklamalar üzerine iki taraf arasında bazı polemikler yaşanmıştır. Her şeyden önemlisi, Suriye’nin istikrarına katkı sağlayacağı düşünülen Türkiye’den farklı olarak, Dürzileri korumak amacıyla bölgeye giren İsrail’in bu ülkedeki mevcut yönetimin İslamcı yapısı nedeniyle istikrarlı bir yönetim kurmasına sıcak yaklaşmadığı bilinmektedir. Nitekim İsrail, zaman zaman rejim kontrolündeki stratejik bölgelere yönelik hava saldırıları düzenlemektedir.

18 Ağustos Saldırıları

Daha önce de Suriye’de rejimin kontrol ettiği bölgelere bazı saldırılar yapan İsrail, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’nin İdlib kenti yakınlarında bulunan stratejik Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü‘ne yönelik 8 hava saldırısı düzenlemiştir. İsrail Başbakanlığı, saldırının amacının Suriye’nin bu üsse Türk askerlerini konuşlandırmasını ve bölgedeki askeri statükoyu ihlal etmesini önlemek olduğunu açıkça ifade etmiştir. Saldırının bir Türk heyetinin üssü ziyaretinden hemen sonra gerçekleştirilmesi de bu iddiayı daha da güçlendirmiştir. T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından Anadolu Ajansı‘na (AA) aktarılan açıklamada, İsrail Başbakanlık Ofisi’nin iddialarının “İsrail’in Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan hukuksuz hava saldırılarını meşrulaştırmayı amaçladığı” belirtilmiş ve saldırılar kınanmıştır.

18 Ağustos saldırıları nedeniyle ABD de İsrail’i kınadı

İsrail’in bölgedeki en güçlü müttefiki olan ABD bile, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur askeri havaalanının vurulduğu saldırılardan ötürü İsrail’i eleştirmiş; nitekim ABD Başkanı’nın Suriye ve Irak Özel Temsilcisi de olan Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, saldırıyı “gereksiz” olarak nitelendirmiştir. Barrack, ayrıca operasyonu bölgesel istikrara katkı sunmayan “gereksiz bir tırmanma” olarak yorumlamış ve Türkiye ile İsrail arasında olası bir çatışmayı önlemek adına ivedilikle bir “çatışmasızlık mekanizması” kurulması gerektiğini vurgulamıştır. Bu noktada şunu da hatırlamak gerekir ki, toprak fakiri olan İsrail için, Suriye’den Golan Tepeleri ve bazı bölgeleri koparmak ve İsrail topraklarına katmak çok kritik bir husustur. ABD, Donald Trump’ın birinci döneminde bu toprakların İsrail’e ait olduğunu tanıdığına dair bir karar da almıştır. Böyle bir durumda, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını korumak adına daha makul davranması beklenmelidir. Ancak İsrail’in sürekli Türkiye’yi geren söylem ve eylemlere yönelmesi, çok vahim ve tehlikeli bir sorumsuzluk örneğidir. 

Likud afişindeki 4 düşman: Hamaney, Mamdani, Erdoğan ve Kasım

Bu bağlamda şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye, İsrail’de artık bir dış tehdit konusu olmasının yanında iç politikada bir popülist sağ malzeme haline de gelmiştir. Öyle ki, Ekim ayı sonunda yapılacak genel seçimler öncesinde düzenlenen parti ön seçimleri içinBaşbakan Netanyahu ve Likud Partisi’nin sokaklardaki reklam panolarına astırdığı bazı afişlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York City Belediye Başkanı Zohran Mamdani,  İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney ve Hizbullah lideri Naim Kasım ile birlikte “Netanyahu’nun kaybetmesini isteyen” düşmanlar gibi lanse edilmektedir. Bu afişte İran Dini Lideri ve Hizbullah liderinin yer alması elbette İsrail açısından anlaşılabilir bir durum olmasına karşın, İsrail’i ilk tanıyan Müslüman devletin Cumhurbaşkanı ile İsrail’in en büyük müttefiki olan ABD’nin popüler bir belediye başkanının nasıl Likud ve Netanyahu karşıtı olarak öne çıkarıldığı izaha muhtaç bir durumdur. Bence burada anlaşılması gereken temel husus, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve New York Belediye Başkanı gibi kişilerin Netanyahu’ya yönelik muhalefetlerinin İsrail veya Yahudi karşıtlığından değil, İsrail’in acımasız politikalarından kaynaklanmasıdır. Yani İsrail insan haklarına saygılı normal bir devlet gibi hareket eder ve Gazze’deki trajedinin sona ermesi konusunda sorumlu davranırsa, bu kişiler de diğer birçok devlet adamı gibi Netanyahu ve İsrail hükümetine karşı daha sıcak yaklaşabilecektir.

Bu bağlamda, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Tom Barrack’ın daha önce söylediği “Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir iş birliği-hizalanma göreceksiniz. İsrail ve Türkiye savaşmayacak.sözlerini hatırlamakta fayda vardır. Yani Suriye’deki istikrarsızlık ortamı ve güvenlik riskleri, ilerleyen aylarda ve yıllarda artık neredeyse komşu devletler haline gelen Türkiye ile İsrail’i gönülsüz bir iş birliği sürecine de -ABD’nin zorlamasıyla- sürükleyebilir. Ancak bu, kuşkusuz iyimser bir senaryodur ve konuya kötümser yaklaşılırsa, giderek artan polemik konuları ve çatışan çıkarlar, iki devleti giderek daha da düşman haline getirebilir. Bu konuda, özellikle İsrail’deki mevcut aşırı sağ eğilimli ve militarist hükümetin her türlü çılgınlığı yapma potansiyeline sahip olması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Türkiye’nin de bölgede lider bir devlet olma güdüsüyle çoğu zaman geri adım atmaktan imtina etmesi nedeniyle, ilişkilerin çatışma aşamasına varması bile artık çeşitli analizlerde olası senaryolara dahil edilmeye başlanmıştır. 20 yıl öncesi düşünülmesi bile mümkün olmayan Türkiye-İsrail Savaşı, bu bağlamda artık Ortadoğu’da konuşulması meşru bir senaryo haline gelmiştir… Ancak bu, kuşkusuz her iki devlet için de ölümcül bir hata olacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak, 14 yıldır acıların dinmediği Suriye’de halkın artık bir nebze rahatlaması adına tüm devletlerin sorumlu davranmaları ve çatışmaları körüklemek yerine daha makul hareket etmeleri gerekmektedir. Bu bağlamda Suriye dışında en çok sorumluluk düşen devletler ABD, Türkiye, Irak ve İsrail’dir. Bu dört devletin iş birliği ve uzlaşısıyla, Suriye’de terör riskleri ortadan kaldırılıp barışçıl ve istikrarlı bir rejime dönüştürülebilir. Bu şekilde, İsrail, Golan’ın bazı bölgelerini alarak topraklarını genişletebilir ve İran’a bağlı bir Suriye yerine Türkiye, Irak ve ABD’ye yakın Şara rejimini tercih edebilir. Bu, bölgesinde kalkınma arayışında olan ve ABD desteğiyle güçlenebilecek Türkiye için de bir avantaj olabilir. Ancak bu noktada Erdoğan ve Netanyahu’nun (ya da yerine geçecek yeni İsrail Başbakanı’nın) birbirlerini nefret objesi haline getirmemeleri ve İsrail’in de Gazze’de insancıl normlara uygun hareket etmesi gerekmektedir. Bu noktada Trump yönetiminin tavrı belirleyici olabilir.

Prof. Dr. Ozan ÖRMECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.