NATO, ASYA-PASİFİK’E YÖNELİYOR

upa-admin 29 Ocak 2023 1.365 Okunma 0
NATO, ASYA-PASİFİK’E YÖNELİYOR

Giriş

4 Nisan 1949’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile kurulan Batı dünyasının savunma örgütü NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), son dönemde Asya-Pasifik bölgesine yönelerek, kuruluş amaçlarının dışında faaliyet göstermesiyle dikkat çekiyor. Öyle ki, geçtiğimiz yıl içerisinde görev süresi 30 Eylül 2023’e kadar uzatılan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, şu sıralar Güney Kore’de önemli diplomatik temaslarda bulunuyor. Bu yazıda, NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine artan ilgisini ve bunun örgütün ilkeleriyle uyuşup uyuşmadığı konusunu değerlendirmeye çalışacağım. Bunları yapmadan önce, örgütün genel yapısı, üyeleri ve Genel Sekreterleri hakkında da bilgi vererek, bu konuyu bilmeyenler için özetlemeye çalışacağım.

NATO’nun Kuruluş Amaçları

1949 yılında tam 12 ülkenin katılımıyla kurulan NATO -ki aslında Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg tarafından 17 Mart 1948’de imzalanan ve Soğuk Savaş’ın başındaki Sovyet tehdidine karşı ortak bir savunma antlaşması olan Brüksel Antlaşması da NATO’nun kuruluşunun öncüsü olarak değerlendirilmektedir- kuruluşu itibarıyla Kuzey Amerika ve Avrupa bölgelerinin güvenliğini sağlamayı kendisine misyon edinmiştir. Öyle ki, NATO’nun kurucu antlaşmasının 5. maddesine göre, “Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır.

Yine kurucu antlaşmanın 6. maddesinde de, NATO’nun görev alanı belirlenmiş ve Kuzey Amerika ve Avrupa’nın yanı sıra, Cezayir, Türkiye ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalar olarak sınırlanmıştır. Madde, tam olarak şu şekildedir: “Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldın, aşağıdakileri de kapsar: Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Fransa’nın Cezayir Bölgesine, Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldın; Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Taraflann herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.

Bu anlamda, NATO, Kuzey Amerika ve Avrupa ile, bu coğrafyalarda yer alan ülkelerin deniz aşırı topraklarını kapsayan ve Soğuk Savaş dönemine özgü bir savunma örgütüdür. Örgütün en temel ve önemli kuruluş amacı ise, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı SSCB’den ve komünizmden korumaktadır. Bu anlamda, NATO, kuruluş itibarıyla anti-komünist ve anti-Rus bir yapıdadır. Nitekim NATO’ya karşılık olarak Sovyetler Birliği de 1955 yılında Varşova Paktı’nı kurmuştur. Ancak Varşova Paktı 1991’de kapatılsa da, NATO, kendisine yeni misyonlar edinerek var olmaya ve genişlemeye devam etmiştir.

NATO’nun Genişlemesi

1949 yılında 12 ülke tarafından (ABD, Kanada, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İngiltere/Birleşik Krallık, Fransa, Portekiz, İzlanda, İtalya) kurulan NATO’nun üye sayısı, 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın katılımlarıyla (birinci genişleme süreci) 14’ü bulmuş ve örgüt genişlemeye devam etmiştir. Öyle ki, Almanya’nın (Batı Almanya/Federal Almanya) 1955’te (ikinci genişleme), İspanya’nın 1982’de (üçüncü genişleme), Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın 1999’da ittifaka katılmasıyla (dördüncü genişleme), örgütün üye sayısı 21. yüzyıl başlarken 19 olmuştur.  2002’de düzenlenen NATO’nun Prag Zirvesi’nde ise, Soğuk Savaş sonrası ikinci büyük genişleme kararı alınmış ve Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, NATO ile katılım müzakerelerine başlamaya davet edilmiştir. Bu ülkelerle yapılan müzakereler neticesinde, bu 7 eski Doğu Bloku ülkesi, 2004 yılında beşinci genişleme süreci sonucunda örgüte resmen üye olmuşlardır. Böylece 26 üyeye ulaşan NATO, bu sürecin ardından da genişlemeyi sürdürmüş; 2009 yılındaki altıncı genişleme sürecinde Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’deki yedinci genişleme sonucunda Karadağ ve 2020’deki sekizinci ve şimdilik son genişleme süreci sonucunda Kuzey Makedonya örgüte üye olmuşlardır. Bu sayede, NATO’nun günümüzdeki üye sayısı 30’dur.

NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında genişlemesi özellikle Rusya’dan büyük eleştiri almakta ve Moskova, bunun kendisine verilen sözlere uygun olmadığını iddia etmektedir. Bilhassa Ukrayna’nın örgüte üyeliği gündeme gelince, Rusya, buna çok sert bir tepki göstermiş ve önce 2014 yılında Kırım’ı Ukrayna’dan kopararak kendi toprağı yapmış, geçtiğimiz yıl içerisinde de Ukrayna’yı işgale kalkışarak, Donbass bölgesindeki bazı toprakları (Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya) referandumla bu ülkenin elinden alarak kendisine bağlamıştır. Rusya-Ukrayna Savaşı halen devam etmekte olup, NATO’nun bu savaşa ne derece müdahil olması gerektiği Batı dünyasında çeşitli tartışmalara neden olmaktadır.

Bu noktada NATO genişlemesine dair şu tespit yapılabilir: hakikâten de, Batılı ülkeler, SSCB’nin yıkılması döneminde Rus yetkililere NATO’nun genişlemeyeceğine dair verdikleri sözleri tutmamışlardır. Boston Üniversitesi’nden Amerikalı Siyaset Bilimci Joshua Shifrinson tarafından açığa çıkarılan bu sözleri hatırlatmak gerekirse:

  • Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Roland Dumas, NATO birliklerinin eski Sovyetler Birliği topraklarına yaklaşmayacağına dair söz verildiğini söylemiştir.
  • Dönemin ABD Moskova Büyükelçisi Jack Matlock, Sovyetler Birliği’ne NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair “kategorik güvenceler” verildiğini belirtmiştir.
  • ABD, İngiltere ve Almanya, Kremlin’e, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin NATO üyeliğinin söz konusu olmadığını bildirmişlerdir.
  • Mart 1991’de, dönemin İngiltere Başbakanı John Major, NATO’nun doğuya genişlemeyeceği sözünü vermiştir.
  • Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher, Rus liderlere “Bizim için NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği kesin” demiştir. Genscher, 31 Ocak 1990’da yaptığı konuşmada, NATO’ya bir bildiri yayınlamasını da önermiş ve şöyle konuşmuştur: “Varşova Paktı’na ne olursa olsun, NATO’nun doğuya ve Sovyetler Birliği sınırlarına yaklaşacak bir genişlemesi olmayacak.
  • Dönemin NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner, Batı ittifakının genişlemesine açık bir şekilde karşı olduğunu ifade etmiştir.
  • Eski Sovyetler Birliği Cumhurbaşkanı Mihail Gorbaçov da, Mayıs 2008’de, “Amerikalılar Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun Almanya sınırlarını aşmayacağına söz verdi” açıklaması yapmıştır.

Bu durum sabit olmakla birlikte, bunların yalnızca birer söz olduğu ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesine dair kısıtlayıcı herhangi bir uluslararası ya da ikili anlaşmanın olmadığını da belirtmek gerekmektedir. Ancak elbette, Batılı önemli devlet adamlarının sözleri tarihe geçtiği için, bu konuda Rusya’nın eleştirilerini de dikkate almak gerekmektedir.

NATO Genel Sekreterleri

NATO’nun bugüne kadar tam 13 Genel Sekreteri olmuştur. Bu kişiler, kendi ülkelerindeki başarılı askeri veya siyasi kariyerleri sonucunda seçilmiş özel ve güvenilir isimlerdir. 1952-1957 döneminde NATO’nun ilk Genel Sekreteri İngiliz Generali Hastings Ismay olurken, Ismay, NATO’nun amacını açıklayan şu sözüyle de tarihe geçmiştir: “NATO’nun Avrupa’da amacı Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride, Almanları aşağıda tutmaktır“. Ismay’in ardından 1957-1961 döneminde ikinci Genel Sekreter Belçika Başbakanı Paul-Henri Spaak olurken, askeri örgüt, sol/sosyal demokrat politikacıları da örgütün başına getirerek, demokratik çoğulculuğunu korumak istediğini göstermiştir. 1961-1964 döneminde NATO’nun üçüncü Genel Sekreteri Hollanda eski Dışişleri Bakanı ve liberal siyasetçi Dirk Stikker olmuştur. 1964-1971 döneminde ise, İtalyan hukukçu, siyasetçi ve diplomat Manlio Brosio bu görevi üstlenmiştir. Brosio’nun ardından, 1971-1984 döneminde Hollanda eski Dışişleri Bakanı Joseph Luns bu görevi yerine getirirken, 1984-1988 döneminde örgütün altıncı Genel Sekreteri İngiliz muhafazakâr siyasetçi ve Birleşik Krallık eski Dışişleri ve Savunma Bakanı Peter Carington olmuştur.

Jens Stoltenberg

1988-1994 döneminde görev yapan Alman siyasetçi ve diplomat Manfred Wörner, örgütün yedinci ve ilk Soğuk Savaş sonrası dönem Genel Sekreteri olmuştur. 1994-1995 döneminde kısa süre görev yapan Belçikalı ve ülkesinde Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan sosyal demokrat siyasetçi Willy Claes örgütün sekizinci Genel Sekreteri olurken, 1995-1999 döneminde tanınmış İspanyol siyasetçi ve eski İspanya Dışişleri Bakanı Javier Solana, örgütün dokuzuncu Genel Sekreteri olarak çalışmıştır. 1999-2003 döneminde İşçi Partili İngiliz siyasetçi George Robertson örgütün onuncu Genel Sekreteri olurken, onu, on birinci Genel Sekreter olarak, 2004-2009 yılları arasında bu işi yapan Hollandalı siyasetçi ve diplomat Jaap de Hoop Scheffer takip etmiştir. 2009-2014 döneminde örgütün on ikinci Genel Sekreteri tanınmış Danimarkalı siyasetçi ve eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen olurken, bu dönemde yaşanan “Hz. Muhammed karikatürleri” krizi nedeniyle -ki Rasmussen bunları ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiriyordu– eski ve güvenilir üyelerden Türkiye ile NATO’nun ilişkileri gerilmiş ve neticede Türkiye’yi ikna etmek için NATO Genel Sekreter Yardımcılığına Türk diplomat Hüseyin Diriöz getirilerek Ankara’nın gönlü alınmıştır. Ayrıca yine Rasmussen döneminde, uzun süre önce, 1966 yılında Charles de Gaulle döneminde NATO’nun askeri kanadından çekilen Fransa, 2009 yılında Sarkozy liderliğinde NATO’nun askeri komutasına geri dönmüştür. 2014 yılından beri askeri alyansın Genel Sekreteri ise eski Norveç Başbakanı olan deneyimli siyasetçi Jens Stoltenberg’dir.

NATO Bütçesi

Askeri bir alyans olan NATO, üye devletlerden bütçelerinin yüzde 2’sini askeri harcamalara ayırmasını ve bu sayede üye devletlerin güçlü ordularının olmasını talep etmektedir. 2014 NATO Galler Zirvesi’nde teyit edilen bu karara rağmen, bazı üye devletler, halklarını memnun edebilmek adına, genelde bu oranın altında kalabilmektedirler. Bu durum, özellikle önceki ABD Başkanı Donald Trump tarafından sıklıkla dile getirilmiş ve üye devletler daha yoğun silahlanmaya davet edilmiştir. 2017 yılında, bu oranı yakalayan yalnızca dört üye devlet (ABD, Yunanistan, Birleşik Krallık, Polonya) varken, 2021 yılı içerisinde bu rakam 10’a (Yunanistan, ABD, Hırvatistan, Birleşik Krallık, Estonya, Letonya, Polonya, Litvanya, Romanya ve Fransa) yükselmiştir. Türkiye’nin henüz bu kriteri sağlayamadığı görülürken, NATO bütçesine en çok katkı yapan 10 devlet -2021 yılı itibarıyla- şunlardır:

  1. ABD – 811.140 dolar,
  2. Birleşik Krallık – 72.765 dolar,
  3. Almanya – 64.785 dolar,
  4. Fransa – 58.729 dolar,
  5. İtalya – 29.763 dolar,
  6. Kanada – 26.523 dolar,
  7. İspanya – 14,875 dolar,
  8. Hollanda – 14,378 dolar,
  9. Polonya – 13,369 dolar,
  10. Türkiye – 13,057 dolar.

NATO’nun Asya-Pasifik Açılımı

NATO, kabul etmek gerekir ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD etkisinde kurulmuş uluslararası düzenin bir parçası ve bu sistemin askeri örgütlenmesidir. Bu anlamda, NATO’yu Bretton Woods sisteminin askeri ayağı olarak nitelendirmek hatalı olmayacaktır. Ancak Soğuk Savaş’a özgü bu yapı, Soğuk Savaş’tan sonra da kendisine faaliyet alanları edinmiştir. Örneğin, Irak’ın Kuveyt’i işgali, Körfez Savaşı, SSCB’nin yıkılması, Afganistan Savaşı, Irak Savaşı, Libya Devrimi gibi olaylarda, NATO, kendisine yeni görevler ve sorumluluklar üstlenmiştir. Bu süreçlerde de ABD’nin etkisini görmek mümkündür.

Son yıllarda ABD’nin Çin’e karşı duyduğu husumet giderek artarken, ABD etkisiyle, NATO da giderek Asya-Pasifik veya Hint-Pasifik adı verilen Çin’in yakın coğrafyasına yönelmektedir. Barack Obama döneminde “Pivot to Asia” politikasıyla Çin’i çevreleme yönünde adımlar atmaya başlayan ABD’nin bu konudaki husumet algılaması öyle yüksektir ki, kısa bir süre önce, ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı Hava İntikal Kuvveti’nin Komutanı olan Amerikalı Orgeneral Mike Minihan, birliklerine gönderdiği yazılı notta, “Umarım yanılıyorumdur ama hissim o ki 2025’te Çin ile savaşacağız” ifadesini kullanmıştır. Çin’in artan ekonomik, siyasi ve askeri gücünden endişe eden ABD, bu şekilde NATO’yu da görev tanımının dışına çıkarmakta ve Asya-Pasifik’e yönlendirmektedir. Bu noktada ABD politikalarına Avustralya ve Birleşik Krallık gibi ülkeler kolaylıkla eklemlenirken, Japonya ve Güney Kore gibi Çin’in yükselişinden endişe eden ülkeler de bu süreçten gayet memnundurlar. Öyle ki, 2022 NATO Madrid Zirvesi’ne Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi örgüt üyesi olmayan devletlerin liderleri de katılmışlar ve bu durum Pekin’in tepkisini çekmiştir.

Bu bağlamda, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in şu sıralar gerçekleşen Güney Kore temasları dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Güney Kore’nin ardından Japonya’ya da geçecek olan Stoltenberg, ziyaretinin amacını “bölge ülkeleriyle iş birliklerini geliştirmek” olarak vurgulamıştır. Stoltenberg’in bölgede Kuzey Kore, Çin ve Rusya gibi demokrasi dışı devletlerin faaliyetlerinden rahatsız olan demokratik devletlerle ABD isteğiyle bir iş birliği modeli geliştirmeye çalıştığı düşünülebilir. Ancak bunun kapsamı ve içeriği henüz belirsizdir. Bu konuyu DW için değerlendiren Alman uzman Eric Ballbach, NATO’nun Çin korkusu nedeniyle Japonya ve Güney Kore ile yakın ilişkiler geliştirmeye başladığını ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin de bu süreci hızlandırdığını belirtirken, bu iki Asya ülkesinin Batılı değerlere uygun hareket ettiklerini (Rusya’nın Ukrayna işgaline karşı olmak) söylemektedir.

Bu konuda, Batı kamuoyunda şimdilerde iki farklı görüşün ortaya çıktığını söylemek mümkün. Bir tarafta, demokrasi dışı tüm ülkelerle (Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore, hatta belki de Türkiye) ilişkileri toptan bozmak ve tüm demokratik ülkeleri bir araya getirmek isteyen ABD’deki Demokrat Joe Biden yönetimi ve yakın müttefiki olan hükümetler (Birleşik Krallık, Polonya vs.), diğer tarafta ise Avrupa güvenliği ve ekonomik istikrarı, dahası küresel gıda krizi ve küresel ekonomik istikrar gibi konuları düşünerek daha ihtiyatlı ve sorumlu davranma ihtiyacı duyan Almanya ve Fransa gibi güçler. Türkiye de açıkçası ikinci gruba daha yakın durmakta ve hatta onlardan da daha ileri giderek Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkileri geliştirmeye devam etmektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, Batı dünyasında iki farklı görüşün ortaya çıktığı bu ortamda, ideal bir dış politika önerisi olarak şu söylenebilir; Rusya gibi uluslararası düzenin kurallarını doğrudan bozan ve diğer ülkelerin toprak bütünlüklerini ihlâl eden devletlerin cezalandırılması politikası kesinlikle doğru ise de, bu ülkeleri toptan dışlamak veya geri kazanamayacak noktaya getirmek doğru bir strateji değildir. Bu bağlamda, örneğin, henüz hiçbir ülkeye yönelik saldırgan bir dış politika gütmemiş olan Çin’i cezalandırmak ne derece doğrudur? NATO, salt ABD ulusal çıkarlarını korumak (küresel ekonomik liderliğin ABD’nin elinde kalması) için kurulmuş bir örgüt müdür, yoksa kendi ilkeleri ve kuralları doğrultusunda mı hareket etmelidir?

Bence, NATO, temel gayesi olan Avrupa ve Kuzey Amerika güvenliği konularına odaklanmalı; bu bağlamda Ukrayna’ya sağladığı desteği geliştirmeli, ama Rusya’yı da makul bir barışa ikna etmek konusunda esnek davranmalıdır. Yani Ukrayna’da bir bataklığa saplanması ihtimali giderek artan Putin’e bir çıkış yolu gösterebilmek, Batı dünyasına düşen bir sorumluluktur. Yine bu noktada Batılı liderlerin NATO’nun genişlemesi noktasında verdikleri sözleri tutmadıklarını da hatırlamak gerekir. Çin’in dengelenmesi süreci ise daha uzun bir strateji kapsamında düşünülmeli ve ABD, UKUSA gibi o bölgeye yönelik NATO benzeri yapıları destekleyerek -ki kısa süre önce AUKUS kurulmuştur-, bunu NATO’dan bağımsız olarak sürdürmelidir. Zira küresel ekonomik istikrarı koruyabilmek noktasında Çin’i sistem içerisinde tutmak, çok ama çok hayati bir konudur.

Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.