İRADE SAVAŞI: İRAN, TRUMP VE ‘SAVAŞIN SONU’ GİZEMİ

upa-admin 03 Eylül 2026 172 Okunma 0
İRADE SAVAŞI: İRAN, TRUMP VE ‘SAVAŞIN SONU’ GİZEMİ

Hepimiz biliyoruz ki, ABD-İran Savaşı’nda artık asıl sorun, iki tarafın birbirine daha fazla zarar verme yeteneğinin olmaması, askeri gücü siyasi başarıya dönüştürmek ve yenilgiyi kabul etmeden savaştan çıkış yolu bulabilmek. Washington, askeri saldırılar, ekonomik baskı ve İran’ın izolasyon tehdidini birleştirerek Tahran’ı daha olumlu bir anlaşmayı kabul etmeye zorlamaya çalışıyor, İran ise füze yeteneklerine, Hürmüz Boğazı’nın jeopolitik konumuna ve Rusya ile Çin ile gelişen ilişkilerine dayanarak bu politikanın maliyetini arttırmaya çalışıyor. Ancak “zaman” değişkeni hesaplamayı değiştirebilir. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nde ara seçimlere sadece iki ay kaldı ve savaş şimdi “iki saat” aynı anda devam ediyor: Basra Körfezi’ndeki “askeri saat” ve Washington’daki “siyasi saat“.

Bu hafta, ABD’nin İran’a yönelik yeni bir saldırı turuna tanık olduk; bu saldırılar yalnızca önceki askeri operasyonların devamı olarak değerlendirilemez. Şu anda gözlemlenenler, askeri güç, ekonomik yaptırımlar, ticaret bağlantılarını kısıtlayan ve İran toplumu üzerindeki artan psikolojik baskının bir araya geldiği çok katmanlı bir stratejinin parçasıdır. Savaşın önceki aşamalarında İran’ı Washington’un şartlarını kabul etmeye zorlayamadıktan sonra, Donald Trump, askeri güç kullanımını ve ekonomik baskıyı bir kez daha gündeme getirdi.

Reuters‘in bir analizine göre, ABD hükümeti “Operasyon Ekonomik Dışlanma” adlı bir kampanya yürüttü; bu politika, İran ile etkileşimde bulunan yabancı şirketler ve hükümetlerin maliyetlerini arttırmayı hedefliyor. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de İran’ın finansal ağlarına, havacılığına, uçak kiralama şirketlerine ve diğer ekonomik bağlantılara karşı önlemler almayı düşündüğünü söyledi.

Siyasi düzeyde de Washington’ın tonu değişti. Trump, saldırıların tırmanma olasılığından bahsederken, iç memnuniyetsizlik ve hükümete karşı harekete geçme ihtimali hakkında da açıklamalar yaptı. Bu, Washington’un hesaplamalarının en azından bir kısmının, askeri ve ekonomik baskının birleşiminin sonunda İran içinde artan sosyal baskıya yol açabileceği varsayımına dayandığını gösteriyor. Peki Trump gerçekten bunu mu istiyor?

Washington’ın operasyonel hedefine basit bir “rejim değişikliği” kavramının ötesinde bakılması gerektiği anlaşılıyor. ABD politika setinden görülebilecek şey daha çok zorlayıcı bir stratejiye benziyor. “Zorlayıcı strateji“, yani diğer tarafın direnmeye devam etmesinin maliyetinin, anlaşmayı kabul etmenin maliyetinden daha yüksek olduğuna karar verene kadar arttırılmasından geçiyor. Ancak mesele de bu noktada başlıyor. 

Şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın ekonomik ve askeri altyapısına ağır zarar verme yeteneğine sahip olduğu belirtilse de, “yıkım yeteneği” ile “yıkımı siyasi bir sonuca dönüştürme yeteneği” arasında büyük bir uçurum var. İran’a yönelik onlarca yıllık yaptırım ve benzeri örnekler, ekonomik baskının mutlaka doğrudan siyasi teslimiyet ile ilgili olmadığını göstermiştir.

Bazı ABD düşünce kuruluşları, analizlerinde aynı konuya ilişkin uyarıda bulunmuştur. Dış İlişkiler Konseyi, Washington’ın seçeneklerine ilişkin değerlendirmesinde, İran’da ABD’nin hedeflerine ulaşma yollarının ciddi sınırlamalar ve yüksek maliyetlerle karşı karşıya olduğunu vurgulamıştır. Brookings Enstitüsü, savaşın sonuçlarını analiz ederken, savaş yoluyla rejim değişikliği girişimlerinin daha geniş bölgesel istikrarsızlığa ve Washington’ın ilk beklentilerinden farklı sonuçlara yol açabileceği konusunda uyarmıştır. İşte burada Hürmüz Boğazı, denklemde en önemli değişken haline gelir.

İran, ekonomik ve askeri kapasite açısından Amerika Birleşik Devletleri ile aynı seviyede değil, ancak coğrafya bu dengesizliğin bir kısmını telafi ediyor. Tahran için Hürmüz Boğazı sadece bir deniz geçidi değil; savaşın maliyetini İran sınırlarının ötesine taşıyabilecek az sayıdaki araçlardan biridir. Artan petrol fiyatları ve enerji geçişlerinin güvenliği konusundaki endişeler artık küresel piyasaları doğrudan etkiliyor. Brent petrol fiyatları 3 Eylül Perşembe günü 95 dolar civarındaydı ve enerji arzındaki devam eden kesintiler konusundaki endişeler önemli bir piyasa faktörü olmaya devam ediyordu. Bu konu, Trump için dış politikanın ötesinde de önemli.

En son resmi ABD istatistikleri, tüketici enflasyonunun bu yıl Temmuz ayında geçen yıla göre %3,4 arttığını, özellikle benzin fiyatlarının ise çok daha yüksek bir artış yaşadığını gösteriyor. Aynı zamanda, ABD tahvil piyasası da enerji krizinin neden olduğu yükselen enflasyon ve maliyetlere karşı daha hassas hale geldi. Ve işte bu noktada “ikinci saat” devreye giriyor.

ABD ara seçimleri 3 Kasım’da yapılacak. Yani Trump, sadece askeri bir saatle değil, aynı zamanda seçim saatiyle de rekabet ediyor. Savaş önümüzdeki haftalarda uzarsa ve petrol ile benzin fiyatları, enflasyon ve faiz oranları daha fazla baskı altında kalırsa, İran Savaşı ABD seçimlerinde dış politika meselesinden iç meseleye dönüşebilir. Bu, Trump’ın mevcut stratejisinin belki de en önemli zayıflığı.

Diğer tarafta ise Tahran bir miktar uluslararası desteğe sahip. İran-Rusya ilişkilerindeki son gelişmeler, Moskova’nın İran’ın stratejik zayıflamasını ve bölgesel dengenin tamamen Washington’ın lehine kaymasını görmek istemediğini gösteriyor. Kırgızistan’daki Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde, Vladimir Putin, Rusya’nın İran’a desteğini vurguladı. Financial Times, Rusya’nın Ramjet itki teknolojisi alanında İran ile iş birliği yapması ve hipersonik seyir füzeleriyle ilgili yeteneklerin geliştirilmesi üzerine raporlar yayımladı. Rusya, elbette, İran için mutlaka sınırsız bir savaş ya da mutlak bir zafer istemez. Moskova’nın bakış açısından en arzu edilen durum, İran’ın yeterince güçlü olmasıdır ki Amerika Birleşik Devletleri onu bölgesel denklemlerden çıkaramasın; ancak savaş, kontrol edilemez bir istikrarsızlık yaratacak bir aşamaya da ulaşmamalıdır ki Rusya’nın Ortadoğu çıkarları da bu süreçte büyük bir savaşla gölgelenmesin.

Çin’in politikasının Rusya’dan bile daha hassas olduğu şüphesizdir. G20 mali toplantısında Pekin, Hürmüz Boğazı hakkında bir madde sunmadı; bu, diğer üyeler tarafından desteklendi, ancak aynı zamanda resmi tutumlarında seyir özgürlüğünü ve geçişin açıklığını vurguladı. Bu nedenle, Çin’in davranışı İran’ın Hürmüz’deki politikasına koşulsuz destek olarak değerlendirilemez. Çin, İran’ın yenilgisini istemiyor ama Hürmüz’ün uzun süre kapatılmasını da istemiyor. Enerji güvenliği, Pekin için hayati bir çıkıştır.

Bu açıdan bakıldığında, Rusya ve Çin’in İran için “klasik askeri ittifak” rolünü oynaması pek olası değil, ancak İran’ın “stratejik izolasyonu“nu ilerletmeyi amaçlayan ABD politikasının daha önemli bir hedefinin gerçekleşmesini engelleyebilirler. Tüm bu gelişmelere rağmen, temel mesele savaşın nasıl sona ereceğidir.

Bildiğimiz gibi, İslamabad Anlaşması kalıcı bir anlaşma olamadı ve Marco Rubio bu çerçevenin fiilen sona erdiğini ilan etti. Ancak müzakere çerçevesinin başarısızlığı, müzakere gerekliliğinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), ABD-İran ilişkilerinin durumunu “savaş sırasında müzakere” kavramıyla tanımlamıştır; bu durumda askeri operasyonlar ve diplomasi mutlaka ikame değil, bazen pazarlık gücünü arttırmak için tamamlayıcı araçlardır.

Buna göre, önümüzdeki haftalar için bakış açısı dört senaryoda özetlenebilir: a) kontrollü saldırıların devam etmesi ve ardından müzakerelere dönüş; b) ateşkes veya geçici bir anlaşmanın daha hızlı gerçekleşmesi; c) yıpratma savaşı; d) en tehlikeli durumda, bir yanlış hesaplama veya büyük kayıplara yol açan bir saldırı nedeniyle savaşın istemeden tırmanması.

Bu senaryolar arasında, (a) seçeneği, bir başka baskı ve çatışma döneminden sonra bir tür müzakere şekline dönüş seçeneği daha da olası görünüyor. Bunun nedeni ne karşılıklı güven, ne de her iki tarafın hedeflerindeki ani değişim, daha çok savaşın devam etmesinin artan maliyetidir.

Ancak İran toplumu için sorun farklı bir türdedir. Uzun süren bir savaş, para, istihdam, üretim, ithalat, ulaşım, havacılık ve günlük yaşamın güvenliği üzerinde daha fazla baskı yaratır. Aynı zamanda, Washington, İran toplumunun ekonomik memnuniyetsizliğinin kaçınılmaz olarak yabancı saldırılara destek şeklinde tezahür edeceği ve halkın iç isyana başvuracağı şeklinde yanlış bir hesaplama yapmamalıdır. Çünkü sivil kayıpların artışı her zaman ters tepti, iç politikalara karşı çıkmak ile ülkeyi yabancı saldırılara karşı savunmak arasındaki çizgiyi değiştirdi. Bu nedenle, önümüzdeki haftalarda belirleyici soru, İran’ın mı, yoksa Amerika Birleşik Devletleri’nin karşı tarafa daha fazla zarar verebilecek yetenekte olduğu olabilir. Daha önemli soru, hangi tarafın yıkma yeteneğinin kazanma gücüne eşdeğer olmadığını daha erken kabul edeceğidir?..

Trump, şimdi iki saatle yarışıyor. Basra Körfezi’ndeki savaş saati ve Washington’daki seçim saati… İran ise bir saatle karşı karşıya. Yıkım savaşı karşısında ekonominin ve toplumun hoşgörüsünün saati… Eğer hiçbir taraf kesin bir zafer kazanamazsa, bu üç saat sonunda onları kaçtıkları noktaya, yani “müzakere masasına” geri getirecek. Ve belki de bu savaşın paradoksu tam da budur: iki taraf müzakereler öncesinde pozisyonlarını iyileştirmek için ne kadar çok mücadele ederse, aynı müzakerelere o kadar çok ihtiyaç duyacaklar.

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

Leave A Response »

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.